Aynı hikâyeleri defalarca okumak!

Sevda’nın mektubu öyle diyor. Sevda, Kağız-manlı ilkokul öğrencisi.
‘Batı’daki bir okuldan yardım istiyor, içe dokunan satırları hiç değilse şimdilik cevap buluyor. Pazar günkü Sabah gazetesinde okudum, “Siz 5 cm. kalmış kalemle ödev yapmak nasıldır bilir misiniz? Kitap yokluğundan aynı hikâyeleri defalarca okumayı?” diye soruyor. Salihli’den kolilerce kitap ve malzeme yollanıyor Sevda’nın mektubuna!
Benim de aklım, o yavruları geçici mutluluklarıyla baş başa bırakarak zorunlu durumlardan çok farklı, çok keyfi, ama aynı hikâyeleri defalarca yıllarca okuyan, okuduğuna kızan,
kızdığını daha çok okuyan, aynı hikâyelersiz yapamayan ‘öteki’ sevdalılara gidiyor!
Hikâyenin tavsiye edilen uzunluğu malum 90 dakika. Baş kahraman top. Japonlar kare karpuz yapıyor ama yuvarlaklığı zaman zaman isyan ettirse de, kahramanımızın şekli şemailiyle oynamaya kalkmak kimsenin haddi değil. Çok renkli bir hikâye: Dünyanın bütün tonlarından oluştuğu varsayılan tam iki renk! Anti-kahramanların klasik giysisi, kara gömlek.
Tarifler zengin olsun diye, kalecilerin kazak, 11’lerin forma, orta ve kenardakilerin gömlek.
Okuyan formalılarla, hikâyedekilerin arasına giren dış mihrakların sembolü de kravat.
Şimdi nerden geldi birdenbire akla, belki vardır bir yakınlığı diye, belki, pek tatlı bir anekdottur, hep anlatılır. James Cameron, prodüktörlerden bütçe isterken demiştir ki:
“Dünyanın en pahalı filmini çekeceğim. Olay bir gemide geçiyor. Filmin sonunda gemi batıyor. Üstelik bütün dünya geminin battığını biliyor.” Dünyanın en pahalı filmi ‘Titanic’.
Ama ne şarkıdır şarkısı, hayatımı seni severek geçirmek istiyorum! Bizim aynı hikâyeleri defalarca okuyanların şarkıları da benzer duygular içerir. Bazen, dünyada neler oluyor / ayıp değil mi tek hikâyeye bağlanmak olarak mahcup edilirler, olurlar da. Bazen başka hikâye yazarları konuya temas lütfedince, böbürlenirler: bak o bile yazıyor, seviyor ki yazıyor!
Aynı hikâyeleri okumakta uzmanlaşanlar keskin bir gözlemcidir de aynı zamanda.
Uğurhan Tezcan aracılığıyla okuduğum, ilk yazanını bulamadığım, dolayısıyla ‘anonim şaheser’ olarak, hoşgörüsüne sığınıp buraya aldığım satırlardaki gibi mesela:
“Birinci-ikinci hafta: Galatasaray şampiyonluğunu ilan eder. Fenerbahçe taraftarı en az 15 gün gazete almaz, televizyonda spor izlemez. Medya tiraj ve reyting sıkıntısı çeker.
Üçüncü hafta: Taraftar yavaş yavaş gazetelere göz ucuyla bakmaya başlar, gelen giden var mı?
Dördüncü hafta: Telefon trafiği hızlanır, ya Mustafa kombine alacan mı bu sene, ben yemin etmiştim almıycam diye, ama sen alıyosan ben de alim.
Beşinci hafta: Kombine almamaya yemin eden otuz beş bin kişi kuyruklara girer,
yine Türkiye’nin en çok kombine satan, Avrupa sıralamasına giren kulübü olunur.
Altıncı hafta: Yeni sezon formaları beklemeye başlanır, evde yirmi adet çubuklu forması olan Fenerli, bu sene çıkacak olan çubukluyu almak için geldiği Fenerium’un önünde arabasını park edecek yer bulamaz, çevre yolunda bulduğu boşluktan 10-15 dakika yürür.” Sonrasını zaten biliyoruz. Tünelin ucunda çubuklular, hasreti dindirmek üzere göründüklerinde...
Peki kıssadan hissesi var mıdır yazının? Yoktur.
Ancak kıssadan tavsiye olabilir. Aynı hikâyeyi defalarca okuyanları hor görmeyiniz.
Kalpleriyle oynamayınız. Geçici skor başarısızlıklarını hikâyenizin merkezine koymayınız. Yargıç ya da otorite olamaya heves etmeyiniz.
Aynı hikâyenin öyle çok zenginliği vardır ki, az zahmet ediniz.