Denizli?nin çimleri!

Emre Belözoğlu,o muhteşem vuruşundan sonra kendini yerlere yapıştırmasaydı, hatıralar sarmayacaktı.. Klişe olmasın, devamında başka makama geçelim,yine beni benden aldı...

Emre Belözoğlu,o muhteşem vuruşundan sonra kendini yerlere yapıştırmasaydı, hatıralar sarmayacaktı.. Klişe olmasın, devamında başka makama geçelim,yine beni benden aldı hatıralarım, hatırla sevgili o hazin geceyi! Aynı çimler midir,yoksa her sene yeniden mi ekilir, yoksa üstten biçilir de kökü aynı mıdır, yani kökü dışarda bazı eylemlere yataklık,pardon tanıklık eden de bu kök müdür, Appiah’ın Serkan Balcı’nın gözyaşlarıyla ıslanıp daha çabuk büyümüş müdür çimler? Üstelik o müessif olayın bir yıl öncesinde,Pierre van Hooijdonk’un bayrak sallayarak koştuğu,ahalinin Berlin Duvarı muamelesi yaparak bir parçasını kopartıp hatıra olarak sakladığı aynısı olabilir midir?Mekân aynıdır da. Çimlerin dünyası, sonsuz hüzünlere şahit olmuyor elbet, geçiyor gidiyor, önümüzdeki ardımızdaki doksan artı dakikalar. Hepsi hakkında mır mır konuşup, satır satır hece heceee yazıyoruz, okuyoruz...
Haftalık ömürleri var yazık. Galibiyet keyfi, tarifi kendinde, seninkilerle / seninkileri sevenlerle paylaştığın bir şenlik. Kameralar aracılığıyla tanık olunduğunda ise, araya istemediğin karelerin de dahil olduğu şenlik arası boğaz yumrusu. İlle de yenik taraftan çocukların buğulu gözlerine takıldığında. Ana baba dayı hâlâ komşu abi, her kimse yavrucağızların yanındaki, zaten kendisi de teselliye muhtaç. Ayrıca mesela Ümit Kayıhan gibi efendice işini yapan bir insanı yenmenin sınırsız keyfi olamaz ki. Kendi takımı için koşturup duran, rakibine kasıtlı basmayan, yüzünü yamru yumru şekillere sokmayan, sadece oynamaya niyetli oyuncuları da. Ancak, o sınırsız keyif ihtiyacında hizmetimize girecek kötü figürler bir yerlerde hep varlar. Üç mü dört yıl mı, işte öyle bir zamandan beri konuşursa yer yerinden oynayacak Denizlispor başkanını hatırlamak mesela... Güzel oluyor.
Bir de gene televizyon konforuyla, futbolculardan önümüzdeki maçlar dışında taze diyebileceğin cümlecikler duyabiliyorsun... “İyi oynamalarına rağmen” diyeni de duydum, kendini dışta tutup, arkadaşlarını değerlendiren de var Gene hatıralarıma fink attıran bir tarif de Caner’den geldi: “Adamların iki şutu var...” 2002 yılı kasım ayındaki bir maçın devre arasında, “Adamlarda hiç bişey yok...” diye dövünen Hasan Şaş’ın kulakları çınlasın... ‘Adamlar’ da bir tarif demek. Fekat bunlardan daha önemli tutulan, Denizli kalecisinin itirafçı olmaması ile Emre Belözoğlu’nun sözümü tutacağım / adını anmayacağım...lı
zor durumu. Cenk nasıl desindi bu ülkede...
Emre Inter taraftarı olmadığını tahminlerimize bıraktığı kişinin aidiyetini nasıl açıkça telaffuz etsindi... Boşandıktan sonra birbirleriyle bey / hanım gibi komik hitaplarla iletişen (özür dilerim, hiç duymadım iletişen dendiğini, ama pek de yabancı gelmedi, yanlışsa affedin). Kişilerin halet-i ruhiyesi dedim kendi kendime, sormadan durdum. Dördüncü hakeme de kızamadım, bir meleklik sinmiş üstüme,onun da be-nim gibi acelesi var zahir dedim,bir an önce girsin Deividciğimiz!!!! diye tuttu çocuğu kolundan, içeri itmek istedi Mesela... Sonra,saatlerce Fener’e iyi bir laf etmesek ne yapsak ne etsek müthiş sorunsalının safiyane sorusuna takıldım... her kanalda... sordular seniii neredesin... sen iyi değilsin, etraf kötü, ondan iyi görünüyorsun... net cümlelerini, mi acaba mı acaba gibi soruya dönüştürerek. Bilemiyorum, ben demode bir neslin şeysiyim, bizim ‘zeman’ımızda geriden gelip yükselene, kötü başlayıp toparlanana iyi denirdi. Ancak, kamunun ortak vicdanı, Deividcimin sayılmayan golünün müthiş estetik... jeneriklik olduğu yönünde seyretti... Ben de onu,gönüllü hazırladığım (benim deli gönlüm de Gökhan Gönül’le aşık atıyor, uslanmıyor) televizyon programımın jeneriğine koydum.
Karlar düşer, bakar bakar ağlarız artık, o mahur beste bile çalar. Yeter ki, yarın akşam karların altından güzellikler boy versin, kardelen olsun, sayılsın, sevilsin, iyi bayramlar desin Kara Deryaların Feneri.