Dil yâresi: Kadıköy'ün tezenesi!

Music Lovers filminde Çaykovski onuruna verilen baloda havai fişekler patlarken bir hain onu koruyan Barones'in kulağına kötü şeyler fısıldıyordu..

Annemin güzelim sesinden ilk dinlediğimde, anlamadan da olsa çok dokunmuştu şarkı:

“Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz / Dünyada gönül yâresine çâre bulunmaz / Her derdin olur çâresi, meşhur meseldir / Dünyada gönül yâresine çâre bulunmaz...”

O yaşımda ne demek olduğunu öğrenme ‘refleksi’ ile, anladım ki Fenerbahçeli çocuklar, ceplerine benzeri satırları bol bol doldurmalıdır. Büyürsün, lâzım olur!!!

İki anlamıyla da, hem gönül yarası olanı, hem bıçak yarası geçer / dil yarası geçmez olanı, tutulasıca organın çoğu zaman pişmanlıkla sonuçlanan tutulamayan halinin yarattığı kırgınlık. Savaşlar çıkıyor bazen onun yüzünden. Sevgililer ayrılıyor. En kötüsü de, bazen bir tercih dayatılıyor. Dedi ki, demiş ki, diyor, demiştir, dedi dedi... Bir süre sonra tahminler gerçekmiş gibi aktarılıyor, acaba diye ilk senin kurduğun cümlen, sana sanki kulak tanıklığı varmış gibi dönüyor. Hayatı daha zengin yaşama hayalin, kılıbıklık olarak yaftalanıyor. (Kadın kılıbık nasıl denir, bilemedim!!!) Olan Fenerbahçe’ye oluyor. Ve zor günlerinde omuz omuza direnen Fenerbahçeliler’e.

Bir nefes alıp, kimler seviniyor diye bakılsa yakma yıkma olmadan kendine gelecek herkes ama bu nefes bir türlü alınmıyor. Alex de Souza’ya yıllara yayılmış sevgiden niye vazgeçsin iyi insanlar, bunun karşılığında yıllar önce Fenerbahçe’sinden koparıldığında epey bir burun direği sızlatan Aykut Kocaman niye illa ‘sebep’ olsun?

‘Düşman’sız yaşayamıyor muyuz? Alex de Souza, kırmızı tişörtüyle havalimanına indiğinden beri, o hınzır gülümsemesiyle ilk tanıştığımız andan beri, gözümüzle gördüğümüz ilk İstanbulspor maçından beri, topun başına geçtiğinde, sanki radar takılmış gözleriyle adeta stadyumun dışına bile hakim olduğu güvenini verdiğinden beri, kızının zıplaması, Felipe’nin topa vurması, Daianne’nin kahkahası ile Fenerbahçeli Alex.

Heykel dikildi, tüy de! Ama o da... Evet, bu cümlenin tamamlanması mümkün. Ancak çok gereksiz. Mesele, ilahların zaaflarını bilerek, zarar vermelerini okşayarak engellemekte. Ken Russell’ın ‘Music Lovers’ filminde çok acı bir kare vardı. Çaykovski onuruna verilen baloda havai fişekler patlatılırken, bir hain, onu koruyan ve muhtemelen aşık da olan Barones’in kulağına bir şeyler fısıldıyordu, kötü şeyler. O anda söndü havai fişekler. Çok acıklıydı. Nereden aklıma geldiyse...

Ne fena günler bu günler, çubuklu formalı Berkant gitti. Samanyolu’na gitmiştir diyorlar, umarım öyledir. “Bozkırın tezenesi” gitti ve o da hayal ettiği gibi gitmedi. Resmi resmi veda istememiş ki. Şimdi “Kadıköy’ün tezenesi” de çok yaşasın umarım, ama kırık kalplerin gölgesinde ve kırık kalbiyle ülkesine gidiyor. Böyle olmasaydı çok iyi olurdu.

Geçen hafta Datça’nın yumuşacık güneşine veda ederken, kahvedeki Can Yücel fotoğrafını görüp, yutkunmuştum. O şiirini de eklemişlerdi:

“Bana bir varmış de!

Bir varmış bir yokmuş deme.

İçime dokunuyor.”