2. Ankara Katliamı: "Meşru müdafa hakkı" ne anlama geliyor?

Çatışma ortamı soğutulmadan ve kutuplaşma sorununun üzerine gidilmeden terör eylemlerine karşı Türkiye'yi güçlü ve istikrarlı yapmak pek mümkün gözükmüyor.

Türkiye’nin kara Çarşambası, Perşembesi, Cuması.

Kara bulutlar ülkenin üstüne çökmüş, insanlar endişeli, öfkeli, güvensiz, belirsizlikten korkmuş durumdalar.

Arka arkaya gelen terör saldırıları; patlayan bombalar, keskin nişancı kurşunları, ölümler, şehitler; acı ve göz yaşı dolu aileler; babasız kalan çocuklar, bebekler...

Terör saldırıları, hızını ve etkisini giderek arttırıyor.

Ankara Garı önünde, 10 Ekim 2015’de, eş zamanlı kendilerini patlatan canlı bombalar, büyük bir katliam yaratmış, yüzlerce kişiyi öldürmüş ve ciddi yaralamıştı.  Bu katliamı, “Türkiye’nin 11 Eylül’ü” olarak nitelemiştim.

Ankara, dört ay sonra, 17 Şubat 2016 günü, saat 18:31 de, ikinci katliama sahne oldu. 

Bombaya dönüştürülmüş bir araba, içindeki intihar bombacı tarafından, Ankara’nın kalbinde, asker servislerinin yanında patlatıldı. 28 kişi hayatını kaybetti, yaralılar var.

Bu katliam, Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı, Meclis’in orta noktasında yapıldı; “devletin merkezinde ve devlete karşı” yapılan bir terör saldırısına şahit olduk.

2. Ankara katliamı, her hangi bir terör saldırısı değildi: çok önemli ilkleri taşıdığını vurgulayalım:

Birincisi,yeni terörizm” pratikleri içinde yer alan, Amerika’nın Irak işgalinde yenilmesinin nedenlerinden biri olan, son dönemde IŞİD tarafından sıklıkla kullanılan, ve etkili sonuç alınan, “tahrip gücü çok yüksek bombaya dönüştürülmüş araba ile intihar saldırısı yöntemi”, katliam yaratan nitelikte ilk defa kullanıldı;

İkincisi, ilk defa, Başkent Ankara’nın merkezinde, “devlete karşı saldırı”, etkili sonuç alınan bir biçimde gerçekleştirildi;

Üçüncüsü, ilk defa, bir terör saldırısından sonra, “meşru müdafa hakkı” kavramı, devletin tepesi, Sn. Cunhurbaşkanı tarafından kullanıldı.

Teröre karşı mücadele ifadesi ile meşru müdafa ifadesi arasındaki fark şu noktada yatmaktadır: meşru müdafa hakkı ifadesi, terör eyleminin arkasında devlet ya da devletlerin olduğunu, ve, Ankara katliamını yaratan saldırının “savaş nedeni”ni de içerdiğini ima etmektedir. Bu bağlamda, 2. Ankara katliamı, terör eylemi olmakla birlikte, onun da ötesine giden, savaş kışkırtmasını da içeren, ve devlete karşı yapılmış bir saldırı olarak okunabilir.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan, “bu saldırıyı yapanların, PYD ve YPG olduğunu, PKK’ın da katkı verdiğini”, ve bu bağlamda, “hiç bir şüphelerinin olmadığını” söylediler.

Uluslararası topluma, özellikle ABD’ye, Ankara, PYD-YPG-PKK örgüt isimlerini veriyor.

PYD-YPG’den konuşmak, bir taraftan, Esad rejimi ve Rusya’dan konuşmak, diğer taraftan da, ABD’den konuşmak anlamına geliyor.

Katliamı gerçekleştiren Salih Neccar‘ın, Esad rejimiyle bağlantılarının olabileceğini biliyoruz.

Hükümet, özellikle ABD’nin, PYD-YPG’nin bu saldırıyı yaptığını ve terör örgütü olduklarını kabul etmesini istiyor.

Fakat, şimdiye kadar, ABD’den, bu noktada, olumlu bir yanıt gelmedi. ABD, saldırıyı kimin yaptığını araştırdığını söylüyor. 

ABD’nın bu saldırı üzerine nasıl bir pozisyon alacağı Hükümet için çok önemli olacak.

Terör saldırısının ötesine giden, savaş kışkırtıcılığı içeren, karmaşık ve belirsizlikle dolu bir saldırıyla karşı karşıyayız. Terör sonrası sürecin nasıl gelişeceğini tam olarak bilmiyoruz.

ABD, bekleyecek gibi gözüküyor.

Bununla birlikte, ABD’nin nasıl bir pozisyon alacağından daha önemli olan bir sorunumuz var; bu da, Türkiye’nin bugün teröre karşı çok kırılgan ve açık bir konumda olması ile ilgili.

Terör örgütlerini besleyen, terör eylemlerine karşı kırılganlık yaratan, ve ciddi güvenlik riski oluşturan beş sorunu Türkiye, bugün eş zamanlı yaşıyor:

Bir, çözüm sürecinin bitmesi ve Güney ve Doğu Anadolu’da PKK ile çatışma;

İki, Rusya ile yaşanan ve çatışma riski içeren kriz;

Üç; IŞİD’in Türkiye’ye saldırıları;

Dört, sayıları 2.5 milyonu geçen, Halep’in düşmesiyle, 3 milyonu geçecek mülteciler sorunu; ve,

Beş, ülke içinde siyasi partiler ve farklı kimlikler arasında yaşanan, birlikte yaşama ve birlikte hareket etmeyi imkansız hale getiren, ciddi “kutuplaşma ve güven erimesi” sorunu.

ABD’nin PYD-YPG’yi terör örgütü olarak görüp, görmeyeceğinden daha önce, asıl bu sorunlara odaklanmalıyız. 

Çatışma ortamı soğutulmadan ve kutuplaşma sorununun üzerine gidilmeden terör eylemlerine karşı Türkiye’yi güçlü ve istikrarlı yapmak pek mümkün gözükmüyor.

Yeni terörizme karşı mücadele çalışmaları da, güvenlikçi yaklaşımlar ve istihbarat tartışmalarından daha önce, ülke içi istikrarın ve güvenin sağlanmasının başarı için daha önemli olduğunu bize söylüyor.