Adaletin bu mu Türkiye?

Anlama sınırlarımızı zorlayan bu yargı alanı savaşlarıyla, Sevan Nişanyan'a yapılanlarla, Türkiye nereye gidiyor? Türkiye seçimlere gidiyor diyebiliriz; ama, seçimler, adalet ve vicdan sorularına yanıt vermeyecek ki...

Geçen hafta, Türkiye gündemi, Ermeni meselesinin 100. yılına kitlendi.

Soykırım açıklamaları, sadece Vatikan ve Avrupa Parlamentosu’ndan değil, farklı ülkelerden de geldi. 

Elçiler geri çekildi. Sert açıklamalar yapıldı.

Bazı ülkelerden elçiler geri çekilirken, örneğin Rusya’dan, Almanya’dan geri çekilmedi. Acaba neden diye sormak gerekiyor?

Devlet-devlet ilişkilerinde yine çıkar ön plandaydı. Sert açıklamalar çıkara göre dengelendi. İnsani duruma, vicdan unutuldu.

Tüm bunlar yaşanırken, 22 Nisan akşamı, İstanbul Kongre Merkezi’nde, yüzüncü yılında yaşanan acıları anmak için düzenlenen bir “Anma Konseri” vardı. 

Son yıllarda gittiğim en güzel, en başarılı, müthiş bir konserdi. Müzik vicdan ile, acı sevgiyle, hüzün empati ile birleşmişti.

Kulaklarımız o muhteşem seslerle bayram ederken, yüreğimiz sızlıyor, gözlerimiz doluyordu.

Müziği, konuşmaları dinlerken düşünüyordum; yüzleşmek özgürleşmekse, vicdan birlikte yaşamanın olmazsa olmazıysa, adalet hukukun temeliyse, o zaman, daha ne kadar beklememiz lazım, özgürleşmek, vicdanlı olmak, adaletli olmak için.

Bakın, devletin o kadar korktuğu 24 Nisan günü geldi geçti. Ne oldu?  Normların unutulduğu, ortak acı laflarının edildiği, ama, özünde, çıkar ile şekillenmiş diplomasi oyununun oynandığı 24 Nisan günü sonrası herkes vicdanıyla başbaşa kaldı.  Müzik, ses, duygu, gelecek için umutlarımızı arttırırken,  çıkar temelli diplomasi oyunları artık yeter dedirtti.

24 Nisan soykırım mıydı?

Tartışma devam edecek.  Tarihçiler, hukukçular, sosyologlar, akademisyenler, sivil toplum örgütleri önemli.  Ama, önce, adaletli ve vicdanlı olmak gerek.

Sokırımın tanımına bakalım, soykırım, katliam, tehcir tartışmalarına bakalım, ve, bir an için, bırakalım o günleri, 1915 yılını, bugün, gözümüzün önünde yaşanan, bir Ermeni vatandaşımıza yapılanlara bakalım; Türkiye için bir önemli bir değere yapılanlara, bir insanın yaşadığı adaletsizliğe bakalım.

İki ay önce de yazmıştım; Türkiyeli Ermeni, eşit Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olması gereken Sevan Nişanyan, hapisanelerde yok ediliyor, hukuk yoluyla, yargı kararlarıyla. Bir insan, hem de Türkiye için çok önemli bir değer, yavaş yavaş, yargı yoluyla yok ediliyor.

Şirince’de, kaçak inşaat ile başlayan süreç, 24 Nisan öncesi, 17 ya da 18 Nisan’da, Yargıtay’ın 3 ayrı davadan Nişanyan için istenen 4 yıl 7 ay hapis cezasını da onaylamasıyla,  11 yıl 1 aya çıktı. Daha öncede,  6 yıl 6 aylık ek cezalar onanmıştı.

Sevan Nişanyan'ın cezası 11 yıla çıktı.

 

Nişanyan, kaçak inşaat ile başlayan bu acayip süreçte, bir hapishaneden diğerine yollanıyor, cezalarına yenileri ekleniyor, yavaş yavaş, hapishanelerde çürümeye terkediliyor.  Bu olabilir mi? Hangi vicdan bunu kabul edebilir? Türkiye Cumhuriyetinde kim Nişanyan’a yapılan muameleyi görmüştür? Kaçak inşaatla başlayan bir süreç hızla 11 yıldan fazla hapis cezasına dönüşmüşştür.  Bu yıllar artacak gözüküyor.

Niye bunlar Nişanyan’a oluyor? Nişanyan’ın ne özelliği var?

İnsan bu soruları soruyor.  Niye sorulmasın ki?  Böyle bir adalet olur mu?  24 Nisan’ı tartışırken, Nişanyan’a yapılanları, hem de, 2014-15 ylının Türkiye’sinde yapılanları kabul etmek, görmemezlikten gelmek mümkün mü?

Bu sürece, vicdan, adalet diyerek karşı çıkalım. Sonra çok üzülürüz?

Hatanın neresinden dönülürse kardır.  Yargı alanında karar vericiler, verdikleri kararları bir kere daha düşünsünler derim. Sevan Nişanyan olayı kabul edilemez niteliği içinde her gün biraz daha olumsuzlaşıyor. Vicdan….

Hidayet Karaca ve 75 polisle ilgili tahliye kararı yeni bir yargı krizine yol açtı.

 

Tüm bunları düşünürken,  hukukun, yargının “dibe vurduğunu”, ki, sadece, bizler, bu ülkede yaşayanlar değil, Hükümet Sözcüsü Sn. Bülent Arınç’da söylüyor, “hukuka, yargıya güvenin sıfırlandığını”,  Samanyolu TV grubu başkanı Hidayet Karaca ve 70 civarında polis hakkında yaşanan mahkemeler ve yargı kurumları arasındaki kavgada izliyorum.  İzliyoruz.

Bir mahkeme, tahliye kararı veriyor, diğer mahkeme bu kararı yok hükmünde sayıyor.  HSYK hızla toplanıyor. Tahliye kararını veren hakimler açığa alınıyorlar. Yargı alanı, hukuk, iktidar kavgaları tarafından bir kere daha rehin alınıyor. İktidar, güç kavgası izlediğimiz, başka bir şey değil. 

Bırakalım kimin haklı olduğu tartışmasına girmeyi.  Kendimize soralım,  

Bir vatandaş olarak, TV kanalllarından, gazetelerden bu olayı izliyorsunuz. Ne olduğunu anlamanız mümkün mü?  Yargı alanı, savaş alanına dönüşmüş.  Hakimler, savcılar kavga ediyorlar.  Anlamaya çalışıyorsunuz, ne olduğunu;  ama, okuduklarınızdan, dinlediklerinizden anlamanız mümkün değil.

Hükümet sözcüsü, “dibe vurduk” diyor; bir kanalda, bir gazetede “darbe oldu” fikri hakim, diğer bir kanalda, bir gazetedeyse, “hukuk, adalet bitti” fikri.

Yani, yargısı, hukuku bitmiş bir Türkiye gözlerimizin önünde.

Bir vatandaş, bu ülkenin insanı olarak kime güveneceksiniz.

Sevgili annemin şu öğüdüyle  büyüdüm;“her gece başını yastığı koyduğun zaman, bugün ne iyilik yaptım diye kendine sor”. 

Bu soruyu soruyorum, ama, her ülke insanı gibi ben de, “Allah kimseyi yargının eline düşürmesin” diyerek uyumaya çalışıyorum.

Anlama sınırlarımızı zorlayan bu yargı alanı savaşlarıyla, Sevan Nişanyan’a yapılanlarla, Türkiye nereye gidiyor?

Türkiye seçimlere gidiyor diyebiliriz; ama, seçimler, adalet ve vicdan sorularına yanıt vermeyecek ki…

İçim sıkılıyor. En iyisi, müziğe, anma konserinde dinlediklerime dönmek…