Ankara Katliamı (I): Devletin ve siyasetin sorumluluğu

Devlet, hükümet, siyasi parti liderler, Türkiye'nin 11 Eylülü niteliğindeki Ankara Katliamı karşısında sorumluluklarını yerine getiriyorlar mı?

10 Ekim 2015: Türkiye siyasi tarihinin en kanlı ve büyük terör eylemi; Türkiye’nin 11 Eylülü.

Vicdanı, kalbi, ahlakı olan hepimizin içi kan ağlıyor. Marmara depremi sonrası gibi psikoloji içinde, televizyonun başında, gazeteleri okurken, gözlerimizden yaşlar geliyor, kahroluyoruz.

Türkiye’nin masum insanlarına, çocuk, genç, kadın, anne, baba demeden insafsızca, alçakça kıydılar.

Kürt vatandaşlarımıza, Alevi vatandaşlarımıza, emekçi, memur, öğretmen, sol, sosyal demokrat görüşlü vatandaşlarımıza kıydılar.

Türkiye’nin başkenti, devletin kalbi Ankara’da bu alçakça saldırıyı düzenlediler.

Cenazeler tüm Türkiye’ye, farklı illere Ankara’dan gitti; Türkiye halkının tümüne saldırdılar, Türkiye’nin her yanında ailelere acı, gözyaşı düştü.

11 Eylül teröründen sonra yapılan Londra, Madrid, Bali, vb. terör eylemleri, terör çalışmalarında yeni bir durum yaratmıştı.

Bu terör eylemlerinin beş ortak ve yeni özelliği vardı:

Hepsinde;

Bir: Masum “sivil halk” hedef alınıyordu;

İki: Her eylem “ölümcül” ve en fazla sayıda sivilin ölmesi hedefleniyordu;

Üç: İnsanların birlikte, yakın durarak kalabalık yarattığı “toplantı yerleri, tren istasyonları, metrolar” tercih ediliyordu;

Dört: Canlı bomba ya da uzaktan kumanda ile patlatılan ve tahrip gücü çok yüksek bomba tercih ediliyordu;

Beş: Bu yolla, “toplumun tümünde büyük bir travma, korku, endişe, ve güvensizlik yaratılmak” isteniyordu.

Bu özellikler ile, Ankara Katliamı ile benzerlik gösteren Suruç, Diyarbakır, Reyhanlı katliamlarını yaratan terör eylemlerine baktığımız zaman, çok net benzerlikleri görüyoruz.

Ankara Katliamı, yukarıdaki beş noktayı da içeriyor.

Bu anlamda, PKK terörüne ya da diğer aşina olduğumuz terör örgütlerinin eylemelerine benzemeyen, onlardan farklılıklar gösteren, özgünlüğü olan yeni bir terör eylemi, yöntemi, ve durumu var.

Ankara, Suruç, Diyarbakır katliamları arasındaki benzerlikten, yukarıdaki noktalara ek ve farklı çok önemli iki noktayı daha çıkartabiliyoruz:

Bir: Üç katliamda, masum insanlara saldırılırken, “Kürtler, Aleviler, sol, sosyal demokrat ve demokrat insanlar saldırının odak noktası” olarak alınıyor;

İki: Terör saldırılarda, bu grupların toplandığı, “önceden bilinen, yasal, ve çok sayıda insanın katılacağı belli olan toplantılar” hedef alınıyor.

Dolayısıyla, altını çizelim, “masum ve sivil insanları hedef alan, ama, belli kimlik ve görüşteki insanlara odaklanmış bir terör saldırı”sıyla, aslında, seri cinayetler gibi, “seri terör saldırılarıyla” karşı karşıyayız.

Terör ile üç temel niteliği de hatırlayalım:

Bir: Terör bir ideoloji, felsefe, inanç, ya da siyasi görüş değil, belli amaçlara ulaşmak için uygulanan bir araç, “yöntem”dir;

İki: Bir terör eyleminin amacı, yaptığı eylemin ölümcüllüğü ve şiddetinden daha çok, “yarattığı etki”den anlaşılır, ki, bu da, “eylem sonrası nasıl bir sürecin gelişeceği” ile ilgilidir;

Üç: Teröre karşı mücadelede başarı, “devletin hukuka ve insani normlara bağlı olarak göstereceği irade” ile “toplumun bir bütün olarak” teröre karşı birlikte “Hayır, kazanamayacaksın” demesine bağlıdır.

Tüm bu noktalar bize, “10 Ekim Ankara Katliamı’nın Türkiye’nin 11 Eylülü’nü yaratacak çapta ve ciddiyette bir terör saldırısı” olduğunu net olarak gösteriyor.

Seri nitelik gösteren bu terör saldırılarının arkası da gelebilir.

Böylesi büyük saldırıların arka arkaya geldiği bir durumda, birinci derece de sorumluluk, devlete, hükümete, ve Meclis'te grubu bulunan siyasi partilere ve liderlerine düşer. Sonra, medya ve sivil toplum gelir.

Sorumluluk derken, açıklık getirelim, üç boyutlu bir sorumluluktan bahsediyoruz:

Bir: Eğer terör eylemine devlet içi yapıların dahli varsa, “cezai-yasal sorumluluk”;

İki: Teröre karşı mücadelede başarı için üstlenilen “siyasi sorumluluk”;

Üç: Topluma güven verecek ve onun desteğini alacak, “ahlaki/toplumsal sorumluluk”.

Peki, devlet, hükümet, siyasi parti liderler, Türkiye’nin 11 Eylülü niteliğindeki Ankara Katliamı karşısında sorumluluklarını yerine getiriyorlar mı?

Cezai-yasal sorumluluk hakkında bir şey söyleyemeyiz; ama, maalesef, Ankara Katliamı’nda, bir kere daha ve bugüne kadar, devlet ve siyaset alanı toplumun gerisinde kalmış ve siyasi-ahlaki/toplumsal sorumluluk boyutlarında başarısız bir sınav veriyor görüntüsünde.

Devlet yine hiçbir sorumluluk almıyor; siyasi ve ahlaki sorumluluk boyutlarını göz ardı eden bir hava da “sorumluluk sorusu”na yaklaşıyor; Cumhurbaşkanı hala halka hitap etmiş ve ayrıntılı bir açıklama yapmamış durumda; Kemal Kılıçdaroğlu’nun yapıcı performansı dışında liderler bir araya gelemiyorlar; bazı sorumlu siyasetçiler dışında, siyasetçiler, toplumsal güvensizliği ve kutuplaşmayı arttıracak bir söylem içinde davranıyorlar.

Peki ne yapılmalı? Bu soruyu yarınki yazı da tartışacağım.