Çözüm sürecindeki gelişmeleri doğru okumak

Çözüm sürecini götüren iki aktör, aynı zamanda, 7 Haziran seçimlerinde, siyasi rekabet içinde olan rakiplerdir. Bu nedenle de, çözüm sürecindeki gelişmelelerle, eş zamanlı olarak, bu süreci götürenler arasında sert bir söz düellosunun yapılmasını, çelişkili bir gelişme olarak görmemeliyiz.

12 Eylül 1980 darbesi - 12 Eylül 2010 Anayasa Değişiklik Paketi Referandumu;

28 Şubat 1997 post-modern darbesi - 28 Şubat 2015 Çözüm Sürecinde yeni aşamaya geçilmesi;

27 Nisan 2007 E-darbesi sonrası Erdoğan-Büyükanıt Dolmabahçe Sarayı buluşması - 28 Şubat 2015’de, Dolmabahçe Sarayında, Çözüm Süreci Silahsızlanma Çağrısı metninin ve AK Parti Hükümet ve HDP ortak basın toplantısıyla açıklanması.

Bu tarihlerin ilişkisi bir tesadüf mü? Yoksa, olumsuz olayları simgeleyen tarihler, olumlu gelişimleri simgeleyen tarihlerle mi değiştiriliyor?

Sembollerin çok önemli, bazen de belirleyici olduğu Türkiye siyasetinde, ister tesadüf, ister planlı olsun, artık, bu günler, olumsuzluklarla değil, daha çok, olumlu-kritik gelişmelerin yaşandığı günler olarak tanımlanacaklar ve anılacaklar.

28 Şubat günü, Dolmabahçe Sarayında, AK Parti ve HDP yöneticilerinin bir araya gelmesi, toplanması, ortak basın açıklamasında bulunması, nereden bakarsanız bakın, tarihi nitelikteydi.

Ortak basın toplantısında;

Öcalan, “stratejik ve tarihi” olarak nitelediği bir çağrı ile, PKK’yı, bu ay içinde, belki Newroz Kutlamalarında, en geç Nisan ayı başında, silahsızlanmanın kabul edileceği bir Konferans yapmaya davet etti;

Çözüm sürecinde bundan sonraki hızlanmayı ve yol haritasını belirleyecek On Maddelik Müzakere Metni, toplumla paylaşıldı.

Artık, gözler, 21 Mart’ta, Diyarbakır’da yapılacak Newroz kutlamalarında.

Her ne kadar, hemen bu ortak basın açıklamasından sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu, Hükümet Sözcüsü Arınç, ve, HDP Eş Başkanı Demirtaş arasında, kafaları karıştıran ve birbirlerini suçlayıcı bir söz düellosu başlamış olsa da, şu iki boyutlu gerçeği görmeliyiz:

Birincisi, çözüm sürecinde, artık geriye dönüşü olmayan; giderek siyasetin kasabada oyunun tek kuralı olduğu; ve, İzleme Komitesi ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarıyla desteklenecek bir döneme girilmiştir;

İkincisi, HDP’nin bir parti olarak girdiği 7 Haziran seçimlerinde 10% barajını aşması ihtimali çok yükselmiştir. Altını çizelim; hem çözüm süreci, hem, başta Irak ve Suriye olmak üzere, bölgemizde yaşanan çalkantı ve kriz, hem de, Başkanlık Sistemine geçiş tartışmaları bağlamlarında, HDP’nin, Meclise parti olarak girmesi, önemli olmanın ötesinde, “oyun değiştirici” ve “dönüştürücü” nitelikte olan, ve, siyasette “yeni bir dönemi” başlatacak bir gelişmedir.

HDP, seçimlere giderken, AK Parti’nin, seçimlerden sonra da, CHP’nin, esas ve ana rakibidir.

HDP, seçimlerin ve seçim sonrası siyasetin, “kilit aktörü” olmuştur.

Çatışmadan demokratik siyasete geçiş, eğer doğru strateji ve hamlelerle seçim sürecini götürürse, HDP’yi, toplumsal tabanını, etkinliğini, ve, yurtiçi ve yurtdışı önemini giderek arttırma şansı olan bir siyasi aktör olmaya doğru götürecektir.

Çözüm sürecinde başarıya doğru çok önemli bir adımın atıldığı Dolmabahçe toplantısından hemen sonra, Demirtaş odaklı bir tartışmanın başlaması da, bu temelde düşünülmelidir.

Çözüm sürecini götüren iki aktör, aynı zamanda, 7 Haziran seçimlerinde, siyasi rekabet içinde olan rakiplerdir.

Bu nedenle de, çözüm sürecindeki gelişmelelerle, eş zamanlı olarak, bu süreci götürenler arasında sert bir söz düellosunun yapılmasını, çelişkili bir gelişme olarak görmemeliyiz.

Eğer, Nisan ayına kadar, HDP’nin, 10% barajını aşacağı kesinleşmeye başlarsa, ki, bu olasılık her gün güçlenmektedir, Nisan-Haziran 7 döneminde, esas tartışma konusu, “HDP’nin, seçim sonrası, Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi temelinde nasıl bir tavır alacağı” sorusu olacaktır.

Tüm bunlar, HDP’nin yararına gelişmelerdir. HDP’nin siyasi rekabette gücünü de arttırmaktadır.

MHP, bu gelişmeleri, ulus devletin ve ulusal kimliğin zayıflaması, bölünmesi, ve parçalanması olarak görmekte, ve, “tepkici milliyetçi” bir yerde ve söylemde kendisini konumlamaktadır. Topluma, “endişeliyseniz, bana gelin, ben doğru adresim, sizin güvencenizim” diyerek seslenmektedir. MHP’nin, seçimlerde, oyunu arttıracağını (16-18%) ve başarılı olacağını düşünüyorum.

Peki, 35%’i hedefleyen CHP, kendisini nasıl konumluyor? Hala muğlak ve belirsiz...

Siyasi hedeflerin, siyasi rekabetin, siyasi güç arayışının demokrasinin önüne geçtiği bir dönemdeyiz.

Çözüm sürecide, demokrasiden daha çok, siyasi hedef-güç ekseninde konumlandırılıyor.

Halbuki, biliyoruz ki, başta Kürt Sorunu olmak üzere, sorunlarımızın çözümünde, tam tersi doğru olan.

Doğru olan, Sait Faik’in, Yaşar Kemal’e, ona verdiği kitabının ilk sayfasında yazdığı: “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü Yaşar Kemal’e” kulak vermek...

Doğru olan, Şerafettin Elçi’yi dinlemek: “Türkleri ikna, Kürtleri tatmin”

Doğru olan, Mekanları Cennet olan bu iki büyük ismi, bu iki büyük barış sesini izlemek...

Siyaseti, sadece güç ve etkin olmak değil, demokrasi, empati, birlikte yaşam arayışı ile eklemlemek..