Endişeli Türkiye

Bugün, tek tek kimliklerin değil, tüm Tükiye'nin, bugünü ve yarınından endişeli olduğunu görüyoruz.

7 Haziran akşamı rahatlamış bir Türkiye vardı.

Türkiye seçmeni verdiği oylarla % 98 temsil kapasitesine sahip bir Meclis yapısı çıkarmıştı.

Seçim sonuçları, daha fazla kadın, daha fazla genç milletvekili, farklı etnik ve dinsel kimliklerin daha fazla temsili anlamına geliyordu.

En önemlisi de, etrafımızda insan trajedisi, çökmüş devletler, ve darbeler yaşanırken, Türkiye, seçim ve demokrasi olgunluğu gösteriyor, ve “sorunlarımı seçim yoluyla çözebilirim” diyordu.

Bugünse, seçimlerden iki ay sonra Türkiye, tam tersi bir istikamette doğru, acıya, ölüme, çalkantıya, muğlaklığa sürükleniyor.  

Çatışma ve “fiili durumlar” siyasetin ve anayasallığın yerini alıyor.

“Analar ölmesin” yerini tekrardan gençlerin ölümlerine, göz yaşına, ve acılı ailelere bırakıyor.

Siyaset alanı çıkmaza sokuluyor.

Türkiye, erken seçim kumara oynama kararıyla siyasi belirsizliğe itiliyor.

Ekonomi ciddi anlamda sarsıldı; kötüye gidişi durdurmak giderek zorlaşıyor.

Türkiye hem PKK hem IŞİD ile iki asimetrik savaşı başlatmış durumda.

Hürriyet’ten Verda Özer’in yaptığı önemli mülakatlarla, İncirlik’in Amerikan savaş uçaklarına açılmasının ne kadar kapsamlı, çok boyutlu, ve aynı zamanda da muğlaklıklar içeren bir anlaşma olduğunu öğreniyoruz.

IŞİD’e karşı kapsamlı savaş İncirlik’ten başlamak üzere.

Başbakan Sn. Davutoğlu “Dört alanda savaşıyoruz” diyor.

Dolayısıyla, belki de siyasi tarihinde ilk defa Türkiye, Savaş, terör, ekonomik belirsizlik, vb. “olağanüstü koşullarda” erken seçime gidiyor.

Olağanüstü koşullarda erken seçim kumarına sürüklenen Türkiye, aynı zamanda, anayasa dışı bir alanda fiili yönetim erkinin kullanılması durumuyla da karşı karşıya.

Ulusal düzeyde, 10 Ağustos 2014’de başlayan ve 7 Haziran seçimlerinden sonra giderek artan bir biçimde, Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan, anayasa dışı bir alanda, ya da anayasanın çok geniş yorumlanmasına dayalı olarak Türkiye’yi yönetiyor.

Erdoğan, “İster kabul edilsin, ister edilmesin, Türkiye'nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir anayasa ile kesinleştirilmesidir” (14.08.2015) sözleriyle bu durumu net olarak ortaya koyuyor. Anayasa Profesörü Ergun Özbudun hoca, “Cumhurbaşkanı'nın bu beyanı, fiili durumun anayasaya uygun olmayan bir durum olduğunun ve mevcut yönetimin anayasaya uygun olmadığının itirafıdır...” diyerek yaşadığımız yönetim tarzının garip ve fiili niteliğini açıklıyor.

Türkiye fiili olarak yürütme erkinin anayasaya tam olarak uygun olmadan yer değiştirmesi durumunu yaşıyor.

Yerel düzeydeyse, PKK, farklı Güneydoğu ve Doğu il ve ilçelerinde, anayasa dışı bir alanda, “demokratik özerklik” ilan ediyor. Ne anlama geldiği belli olmayan, aşırı ideolojik ve içeriği muğlak demokratik özerklik ilanı, anayasaya uygun olmayan bir yönetim iddiası.

Türkiye, siyasi tarihinde ilk defa, ulusal ve yerel düzeylerde anayasaya uygun olmayan “fiili yönetim” durumuyla karşı karşıya bırakılıyor.

Bir kaç yıl önce, laik kesim içinde, demokrat, AB sürecini destekleyen, kutuplaşmaya karşı, ama, Türkiye’nin gidişatından memnun olmayan “endişeli modernler” kavramını konuşuyorduk.

Benzer eğilimler taşıyan ama muhafazakar kimliğe sahip “endişeli muhafazakarlar”a gönderimle tartışmaya devam ettik.

HDP’nin seçim başarısında, şiddete, ayrışmaya, demokratik özerkliğe karşı, demokrat, AB yanlısı, Türkiye partisi ve Türkiyeli olma iddialarını benimseyen “endişeli Kürtler”in büyük payı oldu.

Kimlikler Türkiye’sinde, her kimliğin içinde köktenci bir boyut olsa da, “endişeli ve Türkiyeli olan” bir boyutta var.

Bugün, tek tek kimliklerin değil, tüm Tükiye’nin, bugünü ve yarınından endişeli olduğunu görüyoruz.

“Endişeli Türkiye”yi yaşıyoruz.

Endişeli Türkiye’yi oluşturan kesimler ve aralarındaki demokratik ittifak ancak bu gidişe dur diyebilir...