Provokasyon; çözüm süreci biter mi?

İki yıldır, çözüm süreci başladığından bugüne, ilk defa, bölgede, gelecek için, barış için, çözüm için endişelerin çok arttığını, endişenin umudun yerini almaya başladığını görüyorum.

Adıyaman ve Urfa’dayım. İnsanlar endişeli. Bingöl’den, bölgenin farklı illerinden gelen arkadaşlara rastlıyorum. Aynı endişe onlarda da var.

Endişe iki boyutlu: Çözüm Sürecinin bitmesinden ya da durmasından endişeliler. 6-7 Ekim olayları ve son dönemde askerlere, polislere, koruculara yapılan ve ölümle sonuçlanan saldırılarda provokasyon olduğunu düşünüyorlar. “Kobani, IŞİD, Suriye krizi, mülteciler, bölgeyi provokasyonlara açık ve kırılgan hale getirdi” diyorlar. Provokasyondan endişeliler.

Provokasyon ve çözüm süreci biter mi? Sıklıkla duyduğunuz kelime ve soru. İkisi bağlantılı görülüyor. Çözüm süreci bitiyor mu endişesi ve algısı, bölgeyi provokasyonlara açık hale getiriyor; provokasyon kokan öldürmeler ve infazlar oldukça, çözüm süreci büyük yara alıyor, durma noktasına geliyor.

İki yıldır, çözüm süreci başladığından bugüne, ilk defa, bölgede, gelecek için, barış için, çözüm için endişelerin çok arttığını, endişenin umudun yerini almaya başladığını görüyorum.

Halbuki, bölge insanı, Kürt vatandaşlarımız gelecek için umutlanmıştı; yaşam normale dönmeye başlamıştı; günlük yaşamda güvenlik duygusu artmıştı; ekonomiye, girişimciliğe, tarıma, hayvancılığa, sanayiye dönüş için önemli adımlar atılmıştı.

“Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” umudu ve duygusu artmış, eskiye, çatışmaya, ölüme, güvensizliğe dönme endişesi azalmıştı.

Bugün ise, tam tersine, dağlara endişe, korku gelmiş gibi: 6-7 Ekim olayları, kırka yakın ölen masum insanımız, Yüksekova’dan, Diyarbakır’dan gelen şehit haberleri, yakılarak vahşice öldürülen korucu, baharın yerine puslu havayı, umudun yerini endişeyi yaratmış.

Halka yardım eden polisler öldürülüyor, Çarşı iznine çıkmış sivil kıyafetleri içinde askerler, arkalarından yaklaşan maskeli kişilerce katlediliyor, hamile eşinin yanında, alışveriş yapan sivil kıyafetli bir astsubay, yine maskeli kişililer tarafından öldürülüyor.

“Bunlar, provokasyon” diyorlar, konuştuklarım. Haklı da olabilirler; saldırılar, sivil giyimli askerlere, hamile eşlerinin yanında ya da çarşı izninde yapılan saldırılar, Bingöl’de öldürülen polisler, PKK’dan alışık olmadığımız eylem tarzları. Ve, ekliyorlar: “Bu saldırılar, çözüm sürecini bitirmek için yapılıyor, çok endişeliyiz”.

30 Ekim’de, on saati geçen Milli Güvenlik Kurulu'ndan çıkan, “Çözüm süreci için güçlü irade, ama, kamu düzeni kurulana kadar süreci beklemeye alma” kararı, anlaşılır, ama, bu endişeleri güçlendirme riski de taşıyor.

Çözüm süreci, durmuyor, ama beklemeye alınıyor. Kamu düzeni kurma şartı temelinde alınan beklemeye alma kararı, tam aksi yönde bir sonuç da doğurabilir, bölgeyi, provokasyonlara, saldırılara daha kırılgan hale getirebilir.

6-7 Ekim olaylarında, artık biliyoruz, hem AK Parti Hükümeti'nin, hem de, HDP’nin yaptığı hatalar var. Başbakan Sn. Davutoğlu’nun Akil İnsanlar toplantısında söylediği gibi, “Hükümet olaylar olacağını biliyordu, ama, bu derece yaygın ve şiddet içeren boyutlara hızla ulaşacağını tahmin edemedi”. HDP’ de, halka “sokağa çıkın” çağrısını yaparken, olayların çok hızla kontrolden çıkabileceğini hesaba katmadı. Her iki tarafta, durumun ciddiliğini, şiddete dönük kırılganlığını, ve kontrolden çıkabileceğini okuyamadı, zamanında gerekli tedbirleri almadı, ve, kontrolü kaybetti.

Güneyde, Kobani’de, sınırlarımızda, çok ciddi bir IŞİD saldırısı ve tehlikesi varken, AK Parti Hükümeti ve HDP’nin yaptığı hatalar ve kontrolü elden kaçırmaları, provokasyon riskini arttırıyor; bölgeyi provokasyonlara kırılgan hale getiriyor.

Peki, çözüm sürecini kamu düzeni sağlanana kadar beklemeye almak mı doğru karar; yoksa, artan endişelere ve provokasyon risklerine karşı doğru reçete, çözüm sürecini hızla yaşama geçirmek, bu yönde adımları hızla atmak mı?

Yanıtı zor soru. Hükümetin süreci beklemeye alma kararını anlayabiliyorum. Fakat, gerek Türkiye’nin güvenliği ve istikrarı için, gerekse de, ciddi çalkantılar yaşayan küreselleşen dünya içinde, mezhep savaşlarına ve parçalanmaya savrulan bölge gerçeğine doğru yanıt vermek için, ikinci şıkkın doğru yanıt olduğunu düşünüyorum.

Ama, vurgulayalım: Çözüm sürecine inadına devam yanıtı, hükümetin, tek taraflı hareket etmemesini; kutuplaşmanın gerisinde, CHP ve MHP ile de konuşup, “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” ve “ana dilde eğitim hakkı” gibi konularda gerekli adımları atmasını; iç ve dış politikada “Türkiye-Kürtler işbirliği”ni güçlü dille seslendirmesini; böylece, bölgedeki endişe ve provokasyonlara kırılganlık duygusunu kırma çabasını gerekli kılıyor.

Türkiye zor günlerden geçiyor. Her kesimin, kişisel ya da grupsal çıkarlarını bir tarafa bırakıp, Türkiye’nin iyiliği için elini taşın altına sokma zamanı…