Karadeniz kan akacak, duyan yok

Gündemimiz yine yüksek politika, 'en büyüklerin' savaşını izliyoruz. Oysa birileri de daha adeta 'savaş' veriyor bu ülkede, onların sesi duyulmuyor.

Gündemimiz yine yüksek politika, ‘en büyüklerin’ savaşını izliyoruz. Oysa birileri de daha adeta ‘savaş’ veriyor bu ülkede, onların sesi duyulmuyor. Hemen hemen her gün Karadeniz’den, Karadenizlilerin mücadelesine ilişkin birkaç not düşüyor, elektronik postama. Bazen jandarma müdahale ediyor, insanlar ağlıyor. HES’lere karşı varını yoğunu koyuyor insanlar, duyan olmuyor.
Saklı cennet Kaçkarlar’da 30 HES (hidroelektrik santral) projesi buluyor. Rakamlar farklı kaynaklarda, farklı olabilir. Çünkü tek bir proje isminin altından birden çok HES projesi de bulunuyor.
Bizim Çanakkale Adatepe’den biliyorum, Turistik geziye gelenler, müze gibi evleri olduğu kadar, Kaz Dağları’nı madencilere karşı koruyan insanların yazdığı pankartlarının fotoğrafını çekiyor, bol bol.
Karadeniz’de de durum aynı. Yöre halkı büyük bir çoğunlukla doğasının, ata toprağının korunmasını istiyor, mücadele veriyor.
Elbette artan enerji talebi ve ülkemizin enerjide dışa bağımlılığı bir gerçek. Kimse de dönelim eski günlere, mum ışığında oturalım demiyor. Önemli olan doğayla, insanla dost yatırımların yapılması.
Maalesef ki, hükümetin tavrı şu: Altı değerliyse üstündekini değeri yok sayabiliriz. Kaz Dağları’nın altı madenciler tarafından hallaç pamuğu gibi kaldırılacak, Kaçkarlar da dev santrallarla örülecek. Geçenlerde gittiğimizde bir kez daha tanık oldum, Kaçkarlar’da. Hidroelektrik santrallerının inşaatının yapıldığı yerlerde dereler, nehirler kan gibi akıyor. Taş, toprak balıkları öldürüyor, florayı (bitki varlığını) yok ediyor, suyu kurutuyor.
Çözüm, orta yol yok mu?
Var elbette.
Proje yapılacak alanlarda bütüncül havza planları yapılmalı. Bütüncül plan en büyük eksik.
Bütüncül havza planlamaları da çeşitli meslek örgütleri, sektör temsilcileri, yerel yönetimler, sivil toplum örgütlerini içine alarak yapılmalı. Her zamanki eksikliğimiz bir kez daha ortaya çıkıyor: Demokratik, katılımcı yönetimi bir türlü beceremiyoruz. Hâlâ da geç değil, aslında. 

İstihdam mı, doğa mı?
Avrupa Birliği’nin de desteğini alıp, ‘Kaçkar Dağları Sürdürülebilir Orman Kullanımı ve Koruma Projesi’ni yürüten TEMA Vakfı çok da anlamlı bir rapor hazırladı:
‘Hidroelektrik santral etkileri uzman raporu: Barhal Vadisi’
Şunu diyor, TEMA uzmanları:
“Hidroelektrik santrallar, işletim sırasında emisyon üretmemeleri nedeniyle çevre dostu olarak bilinirler. Ancak hidroelektrik santrallar yapıldıkları alanlara, yapım aşamasında ve işletim sırasında doğaya ve insan faaliyetlerine zarar verebilirler.”
En basiti, mevcut HES projelerinde önemli sorunlardan biri, üretilen enerjinin iletim hatlarının projelere dahil edilmemesi. İletim hatlarının maliyetinin yanı sıra, nereden geçeceği, geçtiği alanda yaratacağı orman tahribatı projelerde ele alınmamış.
İnşaat sürecindeki tahribat da cabası. Hafriyat ve inşaat atıklarının ne olacağı belli değil. HES yapımında çıkarılan çok miktardaki toprak-taş dere yataklarına dolduruluyor. İnşaat sürecinde kaldırılan bitki örtüsü, sıyrılan üst toprak nedeniyle yakın gelecekte çok daha
fazla erozyon haberi duyacağız, bölgeden.
Akarsu kenarlarında yaşayan bitki türü, akarsuyun beslediği taban suyundan yararlanıyor. Su miktarındaki azalmayla birlikte ormanlar da zarar görecek.
Gürültü etkeni, belki büyük kentlerde yaşayanlar için hafife alınacak bir sorun ama.
O doğa harikası yerlerde patlayan her dinamit, inşaat makinelerinden çıkan ses yaban hayatının ölmesine neden oluyor. Şu da vurgulanıyor, TEMA raporunda:
“Projelerin inşaat çalışmalarında da, işletmeye geçmesiyle de büyük istihdam yaratılacağı söylenmektedir. Oysa HES projelerinde, arazinin açılması ve inşaat aşamasında 50-60 kişi çalışmaktadır. İşletme aşamasında ise 8-10 kişi.
Kaldı ki, inşaat ve işletme aşamasında çoğunlukla teknik ve kalifiye personel gerekmektedir. Bu personel de daha önce benzer projelerde çalışmış olan ve çoğunlukla dışarıdan gelecek kişilerdir.”