Çocuklarımıza sahip çıkalım

Zaman değişse de 12 Eylül'ün zehirli hafızasını dilden söküp atmak kolay olmuyor. Bazı kamu spotları Ertürk Yöndem'in programlarını aratmayacak şekilde bu geleneği sürdürüyor.

Ertürk Yöndem denince kafamda iki fon müziği aynı anda çalmaya başlar. Biri ‘Anadolu’dan Görünüm’ programının başlangıcında duyulan Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe’sidir. Tek kanallı dönemde, 12 Eylül’ün bir armağanı olan ve Türkiye’nin doğusunda aslında insanların ne kadar da güzel şartlarda yaşadığını göstermek için yayımlanan programın oynak ve neşeli nağmesidir bu. Yine de insana garip bir huzursuzluk verir.

İkinci müzik ise sanırım çocukluğu bu döneme rastlayanlar için daha travmatiktir. Yine Ertürk Yöndem’e ait ‘Perde Arkası’ isimli programın fon müziği olan Vangelis’in ‘To The Unknown Man’ parçası... Bu fon müziğine, terör operasyonları, cenaze görüntüleri, ‘Mardin Kırsalı’ gibi temel jargonlar ve kandırılan çocuklar retoriği eşlik ederdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Ertük Yöndem en kuvvetli tiradını parçada bir askeri bandonun geçişi gibi yükselen trampet bölümüne saklardı. Ceset-cenaze görüntülerinin kullanımında gazeteciliğin etik kurallarından hiç nasiplenilmeyen programda temel bir sav işlenirdi: Gençler, çocuklar o kadar saftır ki biraz boş bırakıldıklarında terör örgütlerinin kucağına düşerler. Neyse ki devlet, dost ve güvenilir elini uzatarak gençleri bu tuzaktan korur.

12 Eylül rejiminin tipik propaganda aracı olan bu programlar, aslında dost ve güvenilir olduğu söylenen o elin toplumu istediği gibi şekillendirme çabasından öte bir şey değildi. Arka planda ise en küçük farklı düşünceye tahammülü olmayan, demokrasiye inanmayan askeri bir rejim bize el sallardı.

Zaman değişse de 12 Eylül’ün zehirli hafızasını dilden söküp atmak kolay olmuyor. Bazı kamu spotları Ertürk Yöndem’in programlarını aratmayacak şekilde bu geleneği sürdürüyor.

O yüzden emniyetin Terörle Mücadele kamu spotunu görünce kafamda istemsiz bir şekilde aynı fon müziği çalmaya başladı. Üzerinde ‘demokrasi’ ve ‘direniş’ yazan pankartlarla eylemlere katılan bir gencin canlı bomba olma yolculuğunun anlatıldığı 56 saniyelik videodaki spot şöyle:

“Geleceğimizin teminatı gençlerimiz, masum görünen küçük direniş eylemleriyle başlayarak kısa süre sonra gözlerini kırpmadan onlarca masum insanın hayatına kıyabilecek eylemler yapabilirler. Uçurumun kenarındaki gençlere, dost ve güvenilir devlet elini uzatıyoruz. Bu ulvi mücadelemizde toplumun her kesiminden destek ve duyarlılık bekliyoruz. Çocuklarımıza sahip çıkalım!”

Bu anonsta kullanılan dilin “Lütfen çocuklarımızı pistten alalım” diyen piyanist şantör ricasının ötesinde olduğu açık. Bu, 12 Eylül’ün, dilin üzerinde dolaşan hayaletidir.

Nazi Almanyası sırasında Ari Alman karısı sayesinde hayatta kalan dilbilimci Victor Klemperer, günlüklerinde Hitler rejiminin dile verdiği zararı anlatırken, Hitler’in düşmesinin ardından dahi dildeki sorunun devam ettiğini vurucu bir biçimde anlatır:

“Şimdi ha bire faşizmin zihniyetinin kökünü kurutmaktan söz ediliyor, çok şey de yapılıyor bunun için. Savaş suçluları yargılanıyor, ‘küçük partidaşlar’ makamlarından uzaklaştırılıyor, milliyetçi kitaplar dolaşımdan çekiliyor, Hitler meydanlarının, Göring caddelerinin isimleri değiştiriliyor, Hitler çınarları kesiliyor. Fakat Nazilerin dili birçok karakteristik ifadede hayatta kalacak görünüyor; o kadar derine kazınmışlar ki Alman dilinin kalıcı bir varlığı olacak gibi görünüyorlar.”*

Aynısı 12 Eylül’ün dili için de söylenebilir mi? O kadar derine kazınmışlar ki kamu spotlarında bile varlığını sürdürebiliyorlar.

* Victor Klemperer, LTI, Çev: Tanıl Bora, İletişim Yayınları

Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı Kamu Spotu