Haydi rektörler kuyruğa!

ODTÜ öğrencilerini ve 'protestoculara destek çıkan' öğretim elemanlarını kınamak için kuyruğa giren rektörler galiba bize bir şey anlatmaya çalışıyor.

Aziz Nesin’in meşhur hikayesidir. Yaptığı eşek şakalarıyla çevresindekileri bıktıran bir gazeteciye arkadaşları oyun oynar. Matbaaya gitmesi gereken çok değerli ‘nazik bir aletin’ nakil görevini şakacı gazeteciye verirler. Bir de tembih ederler: Dikkat et, bu çok değerli ve nazik bir alettir. Aman başına bir şey gelmesin. Kimselere verme, kendin taşı.
Gazeteci türlü macera yaşadığı matbaa yolculuğunda canını dişine takarak nazik aleti korumaya çalışır. Ölümden döner. Ne ki sonunda nazik aletin, yaptığı eşek şakaları ağırlığında bir taş olduğunu anlar.

Başbakan’ın protesto edildiği ve polisin şiddet kullandığı ODTÜ olayları sonrasında üniversitelerin açıklamaları nedense aklıma bu öyküyü getirdi. Üniversiteler, ODTÜ rektörünün “böylesini görmedim” diyerek polisin orantısız gücünü eleştirdiği olayda faturayı öğrencilere ve ODTÜ’ye kesmiş vaziyette.

İşin en tuhaf kısmı ise protestoların sanki Türkiye’nin uzay bilimi alanındaki çalışmalarına vurulmuş bir darbe olarak gösterilmesi. Üniversitelerin, öğrencilerin şiddet içeren eylemlerine tepki göstermesi ne kadar doğal ise polis şiddetiyle çığırından çıkan sıradan bir gösterinin “uzaya gönderilen uyduya karşı” yapıldığını iddia etmek de o derece mantık dışı.

Ama anlaşılan o ki üniversite rektörleri ATV’nin haberine konu olan “Göktürk2 uydusunu protesto eden öğrenciler polisle çatıştı” görüşüne sahip çıkıyor.

Rektörlerin metnindeki şu ifadelere bakın: “Toplumun her alanda bir adım daha ileriye gidebilmesinin, üniversite öğrencilerinin eğitim, araştırma ve sosyal sorumluluk faaliyetleriyle mümkün olacağına inanıyoruz. Üniversiteler olarak öğrencilerimizin kamuoyunda başarılarıyla gündeme gelmeleri en büyük arzumuzdur.”

Rektörlerin uydusu

Çocuğunun başarısını isteyen müşfik bir baba görünümlü bu açıklamanın alt metninde kötü bir çarpıtmayla karşı karşıyayız. Anladığımız kadarıyla öğrencilerinin başarısıyla gündeme gelmek istemeyen üniversiteler olabilir, bunlar teknolojik gelişmeleri desteklemek yerine protestolara ve şiddete meyleden öğrencileri destekler.

Rektörlerin açıklamasına bakılırsa ODTÜ, kendi desteğiyle TÜBİTAK’ta geliştirilen uydunun uzaya gönderilmesine karşı çıkan bir tavır içinde.

Doğal olarak bu açıklamayı yapan rektörlerin de ODTÜ’nün aksine seri olarak uzaya uydu yollayan, bilim ve teknolojide dünyayla yarışan üniversitelere sahip olduğunu düşünüyoruz.

Bunu teyit etmek üzere akademi dünyasının ciddiye aldığı Times Higher Education’ın dünya üniversiteleri sıralamasına baktım.

Ne göreyim, 2012-2013 yılının en iyi 200 üniversitesi arasında Türkiye’den kimse yok. Ama 201-225’inci sıra arasında bir üniversitemiz göze çarpıyor: ODTÜ. Yine dünyanın en saygın 100 üniversitesi arasında Türkiye’den tek bir okul bulunuyor: ODTÜ.

Tablodan anladığımız kadarıyla ortada rektörlerin iddia ettiği gibi bilimin önünü tıkayan bir duruş söz konusu değil. Hatta kendileri açısından tam tersi bir sonuç geçerli.

Demek ki bu tartışmada rektörlerin ODTÜ’ye taş olarak attığı Göktürk 2, nazik alettir. Bu da demek ki sorunu daha başka yerde aramak gerekir.

10 TL’lik bir hikaye

Sadece ODTÜ’nün değil, bilim tarihinin en önemli şahıslarından Cahit Arf’ın bir hatırası belki konuyu anlamamıza yardımcı olabilir. 12 Eylül’den önce rektör yardımcılığı yapan ve Arf ile birlikte ODTÜ İcra Komitesi’nde bulunan Prof. Uğur Ersoy anlatıyor:

“Bir gün Genelkurmay Başkanı'nın bizi görmek istediği haberi geldi. ODTÜ sorununu bizden dinlemek istiyordu.
Genelkurmay Başkanı'nın odasına girdiğimizde biraz şaşırdık. Oda, üç dört yıldızlı generallerle doluydu. Parti başkanlarına yaptığımız gibi, ODTÜ'deki sorunu genel çizgileri ile özetledik ve hareketimizin kesinlikle siyasi bir niteliğe sahip olmadığını vurguladık. Konuşmam bittiğinde oda derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bu sessizliği Genelkurmay Başkanı'nın tok sezi bozdu:

‘Hocam, benim anlayamadığım bir husus var. Bizim de üniversitemiz var: Harp Okulu. Orada hiçbir disiplinsizlik yok, çıt çıkmıyor. Sizde boyuna sorun çıkıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyorum’...

Cahit Hoca yardımıma yetişti: ‘Paşam önce bir soru sorayım size. Harp Okulu'nda öğrencilere ne öğretilmesi gerektiğini biliyor musunuz?’

‘Elbette biliyoruz’ diye yanıt verdi Başkan. Cahit Hoca son derece sakin, gülümseyerek devam etti: Bakın Paşam, sorun buradan kaynaklanıyor. Biz öğrenciye ne öğreteceğimizi tam olarak bilmiyoruz. Daha doğrusu emin değiliz. Eğer öğreteceğimiz her şeyden emin olsaydık, o zaman orası üniversite olmazdı. Üniversite, tartışarak gerçeklerin arandığı bir kurumdur. Tartışma olan yerde de sorun çıkması doğaldır.”

Bugün 10 TL’lik banknotlarda gözlüklerinin üzerinden bize bakan Cahit Arf, 12 Eylül döneminde üniversiteden ilk sürgün edilenler arasındaydı. Yeni kurulan YÖK’ün ODTÜ’ye atadığı rektör ilk iş olarak Arf’ın odasının girişindeki levhadan ismini sildirmişti.

12 Eylül ile birlikte üniversiteye hakim olan düzenin, bugün değiştiğini söylemek mümkün değil. Cemal Süreya aralarında mevcut anayasamızın mimarlarının da bulunduğu bu düzenin akademideki izdüşümüne “12 Eylül’ün kravatları” diyordu. Anlaşılan o ki darbelerle yüzleştiğimizi söylerken 12 Eylül’ün kravatları gevşemiyor. Hatta beyne giden oksijeni azaltacak kadar sıkılıyor. Yoksa böyle açıklamalar yapmak üzere rektörler kuyruğa girer miydi?