It's the Fıtbıl

İdeolojik tezahüratı bitirme ve sahaları siyasetten arındırma projesine girişmeden önce Fatih Terim'in evrensel mesajına kulak vermeli...

Yıl 1993. Türkiye’nin doğusunda çatışmalı ve kanlı günler yaşanıyor. Haber bültenleri sadece PKK operasyonları ve şehit cenazelerinden ibaret.
Tam bu sıralarda Yüksekova-
spor, Türkiye Kupası’ndaki rakibi Sarıyer’i bekliyor. Bundan önceki üç turda rakipleri uzaklık, güvenlik endişesi gibi çeşitli gerekçelerle maça gelmediği için hükmen galip gelen Yüksekova, ev sahibi olmanın trajik avantajıyla dördüncü tura kadar yükselmiş.
Diğerlerine inat Sarıyer, Yüksekova’ya gitmeye karar verince çatışmanın ortasındaki ilçede bir şenlik havası esiyor. Rakip takım yöneticileri kulüp binasını ziyaret ediyor. Sohbet konusu takımların durumuna geldiğinde kulüp yöneticileri arasında şöyle bir diyalog geçiyor:
- Ah imkân olaydı da siz bir de bizim santrafor Said’i göreydiniz, hem çok iyi bir çocuktu hem de çok iyi bir topçu...
- Hayrola, n’oldu? Sakat filan mı? Yoksa başka takıma transfer mi oldu?
- Kendisi dağa çıkmıştır!
Ne zaman birileri siyaset ve futbol ilişkisinden dem vursa aklıma Ragıp Duran’ın “Futbolukürdi” başlıklı yazısında anlattığı bu olay düşer.
İçişleri Bakanı Muammer Güler açıkladı, artık siyasi ve ideolojik tezahüratlar, kötü tezahürat ve hakaret kapsamında değerlendirilecek. Kulüpler kombine satışlarında taraftardan bu yönde taahhüt alacaklar. Güler bu durumu şöyle açıkladı: “Kötü tezahüratların içine siyasi ve ideolojik anlamdaki tezahüratları da koyuyoruz. Siyasi ve ideolojik tezahüratların sporun ruhuyla bağdaşmadığı kesindir”.
Yani, son günlerin moda deyimiyle “Kesin bilgi, yayalım” dedi. Doğal olarak Güler’in açıklaması üzerine futbolun siyasete alet edilmemesi gerektiğine ilişkin birçok yazı yayımlandı. Kamu aydınlatıldı.
Lakin futbolla ilişkileri derbi maçlarıyla sınırlı kalmayanlar için siyaset-futbol paradoksunun böyle çabucak çözülemeyeceği aşikâr.
Nitekim Güler’in ideolojisiz futbolun yol haritasını çizdiği günlerde Beşiktaş’ın yeni teknik direktörü Biliç “gerçek bir sosyalistim” diyor, Trabzonspor Başkanı Hacıosmanoğlu ise Başbakan’a övgüler yağdırırken şike soruşturmasındaki tavırları nedeniyle muhalefete “taraftarımız sandıkta hesaplaşacak” diyordu.
Siyaset ve futbol mevzubahis olduğunda hangisinin diğerine alet edildiği belirsiz olsa da kesin olan şey bunların bıçakla keser gibi ayrıştırılamayacağı.
Çok bilinen hikâyenin az bilinen yönü… Barcelona, Franco diktatörlüğünde resmi düzenin takımı Real Madrid’e karşı hem Katalanların hem ezilen halkın takımıydı. Peki Barcelona nasıl politikleşmişti?
1925’te bir maç öncesinde Britanya marşı alkışlanıp, İspanyol marşı ıslıklanınca devlet cezayı kesti. Barcelona 6 aylığına kapatıldı. Kulübün Başkanı Joan Gamper İspanya’yı terk etmek zorunda kaldı. Bu ceza Katalanların kenetlenmesini sağladı. Hiçbir futbolcu takımdan ayrılmadı, bütün üyeler aidatlarını yatırdı, şehir takımı, bir milli takım oldu. Yani Barcelona tribünlerine kesilen siyaset cezası, daha da keskinleşen bir ideolojiyi yarattı.
İngiltere’deyse durum daha trajikti. Thatcher döneminde işsiz yığınların politize ettiği statları siyasetten arındırma ve holiganizmi bitirme vaadiyle sürdürülen Yasa ve Düzen (Law and Order) hareketi, seyirciyi kontrol altında tutmak için çok önlem aldı. Mesela kafes gibi tribünler inşa etti. Sonuç 95 taraftarın sıkışarak ve boğularak can verdiği Hillsborough faciası oldu.
Yani siyaset-futbol ilişkisinin çerçevesi belirsiz olsa da devletin futbolu siyasetten arındırma projeleri hüsranla sonuçlanabiliyor.
Türkiye’de de dünyada da statlar bugün politize olmuş değil. Siyaset dün de futbolun içindeydi bugün de öyle. “Kötü ideolojik tezahüratın yasaklanması” gibi belirsiz uygulamalar ise ancak tribünleri daha fazla politikleştirmeye yarar.
Bir futbol duayeni Fatih Terim’in yıllar önce dünyaya verdiği mesajına kulak kabartmak lazım: “It’s the fıtbıl, that’s the fıtbıl. Something happened. Everything is something happened. What can I do sometimes?” Serbest çeviriyle futboldur bu, olur öyle.