Kapitalizmin 'bağzı' krizleri

Önce Arap Baharı, ardından Türkiye ve Brezilya... Bütün bunlar 'kirli ellerin' organizasyonu mu? Ya da biraz daha fazlası mı?

Sajid, Pakistanlı bir elektronik mühendisi. Barcelona’da taksicilik yapıyor. Dindar bir Müslüman. Siyasal ve ekonomik liberalizme inanıyor. Türkiye’den geldiğimi öğrenince soruyor: “Referandum ne oldu?”
Referandumdan kastettiği, Gezi Parkı’ndaki ağaçların akıbetine ilişkin yapılacak halkoylaması. Henüz referandum yapılmadığını söylüyorum. Türkiye’nin son yıllardaki ekonomik büyümesini göz alıcı bulduğunu söylüyor. Pakistan’daki birçok yolun yapımını Türk firmalarının üstlendiğini, dışarıdan bakınca Türkiye’nin çok başarılı göründüğünü anlatıyor. Ve bir soru daha soruyor: “Peki ne oldu, insanlar ağaçlar kesilmesin diye mi ayaklandı?”
Birkaç haftada yaşananları kısaca özetliyorum. “Türkiye bir demokrasi ve demokrasiye inanıyorum” diyor. Darbeci Pervez Müşerref’in hapse atılıp, Navaz Şerif’in yeniden seçilmesini önemli bulduğunu anlatıyor. Barcelona’nın ferah meydanlarını gösterip, “Ağaçlara sahip çıkmak güzel” diyor.
Büyüyen ekonomiyle, kişisel özgürlükler arasında ters orantı olmaması gerektiğini söylediğimde, aynı fikirde olduğunu söyleyip ekliyor: “Yine de Arap Baharı, sonra Suriye şimdi Türkiye. Hepsinde bir şeyler var. Ben İsrail’in işin arkasında olduğunu düşünüyorum.”
Sajid’in sözleri iki açıdan ilgi çekici. Birincisi, İstanbul’da başlayıp Türkiye’ye yayılan olayların İspanya’da yaşayan Pakistanlı bir taksiciye yorum yaptırabilecek büyüklüğe ulaşması bakımından; ikincisi ise Sajid’in olayların nedenlerine ilişkin yaptığı yorum bakımından.
Aslında ikisi de aynı noktada buluşuyor. Artık haberler de krizler de eskiye göre çok daha hızlı yayılıyor. Arap Baharı’na kadar gitmeye gerek yok. Türkiye’nin hemen ardından sokağa dökülen Brezilyalılara bakıp bunu söylemek mümkün.
Fakat asıl belirleyici olan bu noktada olayları algılama biçimi. Yaşanılanları “bir noktadan düğmeye basılmış” diye yorumlamak işin kolaycılığı. Görünmeyen düşmanlar yaratıp savaşmak, siyasetin ve egemen iktidarların en eski politikası. Ama artık günümüzde geçerliliği kalmayan bir politika. 11 Eylül sonrasında Amerikan yönetimini büyük bir krize sokan tam da bu bakış açısıydı.
Açıkça görmek gerek. Türkiye’de ve Brezilya’da sokağa dökülen insanlar doğal olarak birbiriyle bağlantılı. Komplo teorilerinden, Zello’lardan, faiz lobisinden bahsetmeye gerek yok. Onlar mevcut iktidarların nimetlerinden yararlandığı aynı küresel sistemin paydaşları. Ekonomi-politiğinden faydalanılan bir sistem krizinin bulaşıcı olması kimseyi şaşırtmamalı.
Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabında küresel refahla eşgüdümlü olarak yaşanan krizi anlatan Slovaj Zizek, London Review of Books’ta Türkiye’ye ilişkin bir yorum yazısı kaleme almış. (Çevirisi radikal.com.tr’de mevcut). Bazı kestirme çıkarımları eleştiriye açık da olsa, Cennet’in içinde yatan Cehennemler tanımı ve Yunanistan-Türkiye kıyaslaması dikkate değer:
“Yunanistan ve Türkiye karşılaştıralım. İlk bakışta, tamamen farklı görünmekteler: Yunanistan çok yıpratıcı bir kemer sıkma yıkıcı siyaset içinde sıkışmış haldeyken Türkiye yeni bir bölgesel süper güç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak ya Türkiye kendi Yunanistan’ı üretir ve içerirse, yani kendi sefalet adalarını içerirse?”
Zizek’e ek olarak şu soru sorulabilir: Ya “Aşk bitti burası Türkiye” diyen Brezilyalılar da kendi Türkiyelerini üretmiş ise?
Bugün meşhur rembet şarkısı Mana Mou Ellas’ta söylendiği gibi devleti ‘üvey ana’ olarak gören Yunanlılar ile pederşahi geleneğimiz gereği devleti “baba” kabul eden Türklerin de aynı isyanı göstermesi komplo teorileriyle açıklanabilir mi?
Londra’da, Brezilya’da ya da Türkiye’de göstericilerin kullandığı Guy Fawkes maskelerine bakıp, ‘kirli ellerden’ bahsetmek kolay. Küreselleşmenin faydalarını birbir sayarken, krizlerin sebebini dış mihraklarda, komplo teorilerinde aramak gerçeğin bir kısmına sırt çevirmek anlamına gelir. Lakin görünen o ki kapitalizmin komplo teorilerinden çok daha ciddi ‘bağzı’ dertleri var.