Amerika'nın cadı avı ve Türkiye

13 yaşındaki çocuktan, güzellik kraliçesine, futbolcusundan, türkücüsüne, akademisyenine herkes her an kendini 'terörizm' suçundan içeride bulabilir.

Önce Türkiye’deki cadı avından bahsedelim.

Görevini yapan gazeteciler ‘casusluk’  suçlamasıyla tutuklanıp ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istemi ile yargılanıyor.

Ülkenin en büyük gazetelerinden birisi ‘hain’ ilan ediliyor, binası hükümetin vekilinin başını çektiği bir grup tarafından basılıyor, camları, çerçeveleri indiriliyor.

Hükümeti eleştiren gazetelere el konuyor, çalışanlarına haydut muamelesi yapılıyor.

Memlekette Sayın Erdoğan ve hükümete ‘gözünün üstünde kaşın var’ diyen herkes ‘terörist’, herkes ‘paralelci’, herkes ‘vatan haini’.

Uydurma davalar, uydurma suç dosyaları, her gün Sayın Erdoğan tarafından pompalanan korku iklimi, devletin tüm kurumlarının işi gücü bırakıp soyunduğu amansız cadı avı...

Hükümetimizin ve Cumhurbaşkanımızın gazabından payını alamayacak hiç kimse yok.

13 yaşındaki çocuktan, güzellik kraliçesine, futbolcusundan, türkücüsüne, akademisyenine herkes her an kendini ‘terörizm’ suçundan içeride bulabilir.

Türkiye eskiden şahane bir ülkeydi de şimdi başımıza bunlar geliyor değil.

Maalesef yakın tarihimiz, bugün içinden geçmekte olduğumuz alacakaranlığın örnekleriyle dolu.

Bu yüzden yaşadıklarımızı anlatmak/anlamlandırmak için okyanus ötesine gitmeye gerek yok.

Ama ben okyanus ötesinden bir örnek vermek istiyorum. Çünkü o hikayenin sonu iyi bitiyor ve iyi biten hikayelere fena şekilde ihtiyacımız var.

Tüm bu yaşadıklarımız bana, Amerika’nın, McCarthyism adı verilen aşırı sağcı radikalizmin damgasını vurduğu 1950’li yıllarını hatırlattı.

McCarthyism, Amerika’da komünizm korkusunun tavan yaptığı bir dönemde, Senatör Joseph McCarthy’nin yasaları çiğneyerek, pek çok insanın haksız yere yargılanmasının ve işinden edilmesinin önünü açan cadı avını başlattı.

Muhaliflere ‘komünist’ damgası vurularak etkisiz hale getirildi.

Hollywood sanatçıları, gazeteciler, akademisyenler ve muhalefet eden herkes ‘vatan haini’, ‘devlet düşmanı’ ilan edildi.

Yargı, muhalefeti susturmanın aracı haline geldi.

Bin bir türlü hukuksuzluk, hak ihlalleri ve düzmece deliller ile binlerce masum insan hapse atıldı, işinden edildi.

Devlet memurlarının ‘devlete sadakatini’ test eden kurumlar kuruldu, pek çok insan bu kurumların keyfi suçlamalarının kurbanı oldu.

Pek çok sanatçı, akademisyen, gazeteci bu dönemde Amerika’yı terk etti.

Devletin kurumları ve medya organları tarafından halk arasında yayılan ‘komünizm korkusu’ toplumu müthiş bir kutuplaşmaya sürükledi.

McCarthyism’in endişe verici yükselişi 1950’lerin ortalarından itibaren kırılmaya başladı.

Bu kırılmanın önemli mihenk taşlarından bir tanesi CBS Radyo’da bir komedi programı yapan John Henry Faulk’un ‘komünist’ olduğu gerekçesiyle işinden kovulması oldu.

Faulk, işten atılmasına sebep olan ve ‘devlete sadakati’ test etmek için kurulmuş kurumları mahkemeye verdi ve davayı kazandı.

Bu davanın ardından Amerika’nın en yüksek mahkemesi olan ve Amerikan anayasasını yorumlamaktan sorumlu Yüce Mahkeme’den (Supreme Court) liberal bir hakim olan Earl Warren, McCarthyism’in kurbanı olmuş pek çok insan hakkında verilmiş kararları geri çevirdi. 

Bu insanların ‘hak ihlaline’ uğradığına hükmeden mahkeme, aldığı yeni kararlarla gelecekte benzer ihlallerin yapılmasının önüne geçti.

Böylece McCarthyism, hukukun üstünlüğünün yeniden inşası ile çökertilmiş oldu.

McCarthyism yılları Amerikan demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçti.

Siyasi kültürde ‘cadı avı’, ‘hukuksuzluk’, ‘muhalefeti yargıyı manipüle ederek susturma’, ‘delil göstermeden tutuklama’ ile eş anlamlı hale geldi.

Tarih, bugün Türkiye’de yaşanan haksızlığın, hukuksuzluğun, cadı avının sorumlularına McCarthy’e olduğundan daha insaflı olmayacaktır.

Peki sorumluları tarihe havale etmeyi beklemek istemeyenler için Amerika’nın McCarthyism tecrübesi ne anlatıyor?

McCarthyism’in belini büken, hak ve hukuka, ülkesine ve geleceğe inanan ve kendisini atayan siyasilere kafa tutarak yapılan adaletsizliği durdurmak isteyen bir Yüce Mahkeme hakimiydi.

İyimser olmak isteyenler, benzer bir hikayenin izlerini, Can Dündar ve Erdem Gül’ün ‘hak ihlali’ yaşadığına hükmeden Anayasa Mahkemesi kararında ve siyasi baskı karşısında dik duran Anayasa Mahkemesi üyelerinde bulabilir.