Kötülüğün sıradanlığı

Bu, toplu bir delilik hali... İki dünya savaşı arası Avrupa'sının çok yakından tanıdığı bir delilik hali...

Toplumsal bir nevrozun, ne zaman dineceği, bir sonraki hedefinin kim olacağı kestirelemeyen bir şiddet sarmalının pençesindeyiz.

Şiddet her yerde...

Iğdır’da, Dağlıca’da, Cizre’de, Bağcılar’da, Tarsus’ta, Kamp Armen’de, Mersin’de, Konya’da...

Televizyonunuzu açıyorsunuz ekranınızda..

Gazetenizi çeviriyorsunuz tam sayfa önünüzde...

Otobüse biniyorsunuz arkanızdaki koltukta...

Elektronik postalarınızı açıyorsunuz yazdığınız bir yazıya kızmış bir vatandaşın ağız dolusu küfür ve tehdit savuran sözcüklerinde...

Şiddet her yerde ve gittikçe sıradanlaşıyor...

İnsan sormadan edemiyor: bunca kin ve nefret nasıl birikti içimizde?

Hannah Arendt Yahudi kökenli Alman bir felsefeci.

1960 yılında yakalanarak Kudüs’te yargılanan Nazi savaş suçlusu Otto Adolf Eichmann üzerine önemli bir eser kaleme aldı.

Eserin başlığı ‘Kötülüğün Sıradanlığı Üstüne Bir Çalışma: Kudüs’teki Eichmann’.

Yahudi soykırımı sırasında toplama kamplarına getirilen Yahudilerin nakledilmesinden sorumlu Eichmann, yargılama sırasında, işlediği cinayetleri ‘iyi bir devlet memuru ve yurttaş olarak görev bilinciyle’ yaptığını söylüyor.

Hannah Arendt’i Eichmann’ın savunmasında en çok etkileyen ve ‘kötülüğün sıradanlığı’ (banality of evil) olarak kavramsallaştırdığı durum, Eichmann’ın yaptığı herşeyi ‘iyi bir yurttaş bilinciyle’ yaptığına içtenlikle inanması.

Şöyle diyor Arendt:

‘Eichman aptal bir adam değil. Sadece kendi zihniyle düşünemeyen, egemen söylemi sorgulamadan iliklerine kadar çekmiş ve egemen söylemin dikte ettiği ‘iyi vatandaş olma’ kalıbıyla hareket eden sıradan bir adam. Öylesine içselleştirmiş ki topluma dikte edilen kamu ahlakını, terfi ettirilmesi gerekirken neden o mahkeme salonunda olduğunu anlamaya çalışıyordu yargılama boyunca.’

Arendt, ‘görevini yapan yurttaş’ inancının arkasında yatan milliyetçi/ulus-devletçi söylemin tehlikelerinden bahsediyor.

Bu söylemin bireyin kişisel vicdanını ve bireysel muhakeme yetisini devre dışı bırakıp, onu devlet adına, millet adına, siyasi erk adına suç işlemenin meşru olduğuna inandırdığını söylüyor.

Yani toplumsal şiddetin artması ve sıradanlaşmasının altında siyasi erk tarafından belirlenen söylem, ‘iyi yurttaş/kötü yurttaş’ tanımı ve kamu ahlakı önemli bir rol oynuyor.

Birey birey olmaktan çıkıyor, siyasetin belirlediği çerçevede kendisini ‘daha büyük ve kutsal’ bir bütünün parçası olarak tanımlıyor. Ve bu çerçeve içinde işlediği her türlü suçu meşrulaştırıyor.

İçişleri Eski Bakanı İsmet Sezgin’in, BBC Türkçe servisinde yer verilen söyleşisi bu psikolojinin en net yansıması.

90’lı yıllardaki fail-i meçhul cinayetler ve diğer hukuk dışı uygulamalar için şunları söylüyor Sezgin:

‘1994 senesinden itibaren birtakım olaylar meydana geldi. 1994 senesinden evvel de olaylar meydana geldi. Birtakım ölümler, öldürmeler oldu. Ve hapis etmeler oldu. Bir nevi bir mücadele oldu. Bugün adlandırıldığı şekilde, bazı vatandaşlarımız öldürüldü. Ve bir mücadele veriyorduk. Bu mücadelede değişik yöntemler de kullanıldı.Benim inancıma göre Türkiye o dönemde, o söylediğim dönemde Çiller hükümetinin kurulduğu zamanda işi daha önemle ele almak istedi. Polisi, jandarmayı daha ziyade dahil etmek istedi. Dışarıdan birtakım kimseleri de görevlendirdi. Yani devlet, kendi görevlerini, devlet görevlisi olmayan birtakım kişilere yaptırmak istedi…

Devletin yapması gereken istihbaratı onlar yaptı bir yerde. Bir yerde de gerekli kişileri kışkırttı. Bir yerde de gerekli kişileri ortadan kaldırmanın yollarını aradı. Bir kısmı da birbirini tahrik eder duruma geldi. O dönemde de Diyarbakır’da bir ikinci grup türedi. PKK’nın karşısında. Onlar da daha ziyade dinsel bir gruptu. Onlar da daimi olarak PKK ile mücadele içerisindeydi. Bir yerde bunları devlet olma mecburiyetinden, halkın bu konu nedeniyle büyük derecede sıkıntıya düştüğünden, bunun ortadan
 kaldırılmasını istediğinden kaynaklandı. Bu iyi niyetle yapılmıştır.’

İsmet Sezgin’in bahsettiği ‘iyi niyetle’ işlenmiş cinayetler ve en ufak bir vicdani sorgulama yapmadan devlet adına görevini yerine getiren memurlar, Arendt’in Eichmann’da gördüğü ‘kötülüğün sıradanlaşması’nın ta kendisi.

Bugünün Türkiyesinde ise bunun farklı tezahürlerini toplumsal düzeyde görüyoruz.

Hükümetin kendi siyasi hesaplarına hizmet edecek şekilde belirlediği kamu ahlakını, vatandaşları birbirini ihbar etmeye teşvik eden ‘iyi yurttaşlık’ tanımını, milliyetçilikleri çarpıştıran, kendinden olmayan toplum kesimlerini ‘devlet düşmanı’ ilan eden, her türlü yolsuzluğu, hukuksuzluğu, adaletsizliği  ‘devlet olma mecburiyeti’ ne bağlayan söylemi hiç sorgulamadan içselleştiren kitleler var.

Türk ve Kürt milliyetçiliğini insanlığın üstünde gören, bu uğurda atılacak her türlü adımı mübah kabul eden kalabalık bir güruh var.

Kendi bireysel vicdanını ve muhakeme yeteneğini devre dışı bırakıp, dünyayı siyasi erkin tanımladığı çerçeveden gören milyonlarca insan var.

Gezi’nin arkasında ‘Lufthansa ve faiz lobisinin’ olduğuna yürekten inanan, ‘Ama PKK’lılar da sünnetsizmiş, bu ülkede nasıl kardeşlik içinde yaşayacağız’ diyen eğitimli insanlar tanıyorum.

Televizyonda bir milletvekilinin taşlı sopalı bir grupla bir gazetenin kapısına dayandığını görüyoruz.

Bir liderin, siyasi rant için, çocuğu polis tarafından öldürülmüş acılı bir anneyi meydanlarda yuhalattığını izliyoruz.

Türkiye’nin farklı kentlerindeki kiliselerin katliamla tehdit edildiğini, Tuzla’da bulunan Ermeni Yetimhanesini basan bir grubun ‘tekrar gelip kafanıza sıkacağız’ dediğini işitiyoruz.

Muğla’nın Seydikemer ilçesinde peşmerge kıyafeti giyen bir adamın, kendini ‘yurtsever’ olarak gören bir grup tarafından dövülüp, Atatürk heykeli öptürüldüğünü okuyoruz.

Bu, toplu bir delilik hali…

İki dünya savaşı arası Avrupa’sının çok yakından tanıdığı bir delilik hali…

Her birimizin sakinleşmeye, durup düşünmeye, her an bize dikte edilen ve bizim hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz yargıları/değerleri sorgulamaya, siyasetin kölesi olmuş akıllarımızı ve ruhlarımızı özgürleştirmeye ve bireysel vicdanımızı yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var.