Nükleer müzakerelerin ardından İran, Esad'a desteğini artırabilir

Nükleer meselenin çözülmesiyle İran'ın bölge politikasını bütünüyle değiştirip, daha az agresif bir politika izleyeceğini ve Batı'nın bölge siyasetine yaklaşacağını düşünmüyorum. Tahran mevcut bölgesel konjonktürde tarihi bir fırsat yakaladığını düşünüyor.

İran ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ve Almanya’dan oluşan P5+1 ülkeleri arasında süren nükleer müzakerelerde uzlaşıya varıldı.

Çerçeve bir anlaşma taslağı oluşturuldu.

30 Haziran 2015’e kadar nihai bir anlaşmaya varılması planlanıyor.

Anlaşmaya göre İran, uranyum zenginleştirmede kullandığı santrifüjleri azaltıp elindeki uranyum stokunu 300 kg’a indirecek ve plütonyum üreten ağır su reaktörünü sökecek, uluslararası toplum da bu uygulamaları sonrası İran’a yönelik yaptırımları kaldıracak.

Varılan anlaşma dış politikada çok eleştirilen ve İran’la nükleer meseleyi dış politika önceliği yapmış Obama yönetimi için çok büyük bir başarı.

Obama yönetimine yakın çevreler bu anlaşmanın, nükleer meselenin ötesinde sonuçları olacağını düşünüyor.

İran’ın bu sayede normalleşeceğini, bölgedeki yıkıcı politikalarını azaltacağını ve Batı ile Irak’tan Suriye’ye pek çok konuda ortak hareket etmesinin önünün açılacağını düşünüyor. Ve hatta İran’ın dünya pazarıyla entegrasyonunun ülkenin demokratikleşmesine katkıda bulunacağını söylüyor.

Herkes bu kamp kadar iyimser değil.

Kötümser cephe, İran siyasetinde taşların yerinden oynamayacağına, İran ile varılan uzlaşının Amerika ile çatışmayı derinleştireceğine inanıyor.

Peki hangi senaryo daha olası?

Bence her iki senaryonun da haklı olduğu noktalar var.

İran’ın eğitimli ve bütünüyle Amerikan karşıtı olmayan, çatışma değil dünya ile bütünleşmek isteyen bir orta sınıfı var. İran’ın dünya pazarına entegrasyonu İran’daki bu ılımlı kampı güçlendirip uzun vadede reformların önünü açabilir.

Amerika ve İran ortak çıkarlarının olduğu ve siyaseten çok riskli olmayan meselelerde de yakın çalışabilirler.

Mesela Afganistan.

Her iki ülke de Taliban’ın etkisini kırmak istiyor. Bu nedenle 2001’den bu yana işbirliği içindeler zaten. Bu işbirliği nükleer müzakerelerin ardından derinleşebilir.

Fakat nükleer meselenin çözülmesiyle İran’ın bölge politikasını bütünüyle değiştirip, daha az agresif bir politika izleyeceğini ve Batı’nın bölge siyasetine yaklaşacağını düşünmüyorum.

Tahran mevcut bölgesel konjonktürde tarihi bir fırsat yakaladığını düşünüyor.

Arap ayaklanmaları ile başlayan süreçle birlikte etki alanını yakın tarihinde hiç olmadığı kadar genişletmiş durumda.

Ve Batı ile vardığı nükleer anlaşmayı bu etki alanını genişletmek için kullanacak, geri adım atmak için değil. İran karşıtı Sünni cephenin ortak bir Arap Gücü oluşturma kararı aldığı, Suudilerin İran korkusu yüzünden Yemen’i bombaladığı bir ortamda İran geri adım atmayacaktır.

Yani Tahran, on yıllardır yaptığı gibi bölge ülkelerinin iç çatışmalarına Şii milisler üzerinden müdahil olmaya devam edecek.

Hizbullah gibi gruplara finansal, lojistik ve diplomatik destek vermeyi sürdürecek.

Suudi Arabistan’ın önünü çektiği Sünni kampın etki alanını kırma ve kendi etki alanını genişletme çalışmalarına devam edecek.

Batı, İran’ın nükleer anlaşmadan sonra Irak ve Suriye politikalarında revizyona gideceğini ümit ediyor fakat Tahran’ın böyle bir değişikliği yapması da pek olası görünmüyor.

İran, Irak’ta, Batı’nın istediği türden, Sünnileri de kapsayan bir hükümet istemiyor. Şiilerin temel aktör olmasını destekliyor. Bu nedenle Şii milisleri ve İslamcı grupları desteklemeye ve istikrarsızlığı körüklemeye devam edecek.

Suriye’de de Esad yanlısı politikasını sürdürecek.

İran’ın Irak ve Suriye politikalarının arkasındaki asıl isim ılımlı kampın başını çeken Cumhurbaşkanı Ruhani ya da dışişleri bakanı Zarif değil. Bu politikaların gerçek mimarı şahin politikalarıyla bilinen İran Devrim Muhafızları Kudüs Kuvvetleri Komutanı Kasım Süleymani.

Yıllarca rejime finansal, lojistik ve diplomatik destek verdikten sonra, tam da rejim muhaliflere karşı askeri başarılarını artırıyorken ve Tahran’ın ekonomisi yaptırımların yükünden kurtulmak üzereyken Tahran’ın bu desteği çekmesini beklemek gerçekçi değil. Tam aksine İran, Esad rejimine verdiği desteği artırabilir.

Bu, hem Suriye hem de bölge için kötü haber.

Çünkü bu durum Suudiler başta olmak üzere diğer Sünni ülkeleri radikal gruplara desteklerini artırmaya itebilir.

İran ile nükleer müzakerelerde varılan nokta Obama yönetimi için bir dış politika başarısı. Ve tıpkı Obama’nın dediği gibi ‘İran’ın nükleer programını durdurmanın diplomasiden daha etkili bir yolu yok.

Ve bu uzlaşı uzun vadede Batı ile İran arasındaki normalleşmenin önünü açacak tarihi bir adım olabilir.

Fakat o zamana dek Amerikan yönetiminin İran ve Sünni müttefikleri arasında bir denge politikası yürütmesi, İran’dan beklentilerini sınırlaması ve müttefiklerinin endişelerini yatıştırması lazım. Aksi halde Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de işler daha kötüye gidebilir.