Washington'ın Ankara saldırısına tepkisi

Amerika için Türkiye artık ne 'model' ne de 'stratejik' müttefik.

AKP hükümetleri döneminde Amerika ile ilişkiler çeşitli dönemlerde gerildi.

Soğuk Savaş sonrasında ikili ilişkilerdeki en büyük gerilim, koalisyon güçlerine Türkiye topraklarını, Türk askerine de Irak'ın kapısını açacak 1 Mart tezkeresinin mecliste reddedilmesi ile yaşandı.

Dönemin Amerikan Başkanı George Bush, yıllar sonra yazdığı kitabında hayal kırıklığını "Şimdiye kadar yaptığımız en önemli taleplerimizden birinde, NATO müttefikimiz Türkiye, Amerika'yı yarı yolda bıraktı" sözleriyle anlatmıştı.

Tezkerenin ardından yaşanan, Türk askerlerinin Amerikan askerlerince Irak’ın Süleymaniye kentinde başlarına çuval geçirilip 60 saat boyunca sorguya çekilmeleri hadisesi, 1 Mart tezkeresinin ikili ilişkilerde yarattığı gerilimin derinliğini gözler önüne seriyordu.

İlişkilerdeki ikinci büyük gerilim 2010 yılında yaşandı.

2010’da Türkiye’nin, Amerika ile görüşmelerinde aksi yönde verdiği sözlere rağmen, Birleşmiş Milletler’de İran’a yaptırımlara ‘hayır’ oyu kullanması Washington’ı epey kızdırmıştı.

Hem 1 Mart tezkeresinin hem de İran oylamasının ardından ikili ilişkiler zor günler yaşamış, Amerika Türkiye’nin Batı ile ittifakına olan bağlılığını sorgulamış, Washington’da ‘Türkiye’yi kaybettik’ tartışmaları başlamıştı.

Fakat karşılıklı atılan güven verici adımlarla kısa sürede ilişkiler toparlamıştı.

Bugün Amerika ile PYD/YPG nedeniyle yaşanan gerilim daha evvel yaşananlardan daha büyük. Ve öyle görünüyor ki kısa sürede de sona ermeyecek.

Başkanlık yarışındaki Bernie Sanders’dan, Hillary Clinton ve Donald Trump’a bütün adaylar ‘Kürtleri silahlandırmaya devam edelim’ diyor.

Yani yeni bir Amerikan başkanı ile Türkiye-Amerika arasındaki YPG gerginliği sona ermeyecek gibi görünüyor.

Meselenin özünde hem gittikçe derinleşen bir güven bunalımı hem de farklılaşan ulusal çıkarlar var.

Bunun en son ve en net örneğini geçen hafta yaşanan Ankara saldırısının ardından gördük.

Türkiye’nin jet hızıyla saldırının failinin YPG olduğunu açıklamasının ardından Amerikan dışişleri bakanlığından bir yetkiliyle konuşup bakanlıktaki havanın nasıl olduğunu sordum.

Söyledikleri Washington ve Ankara arasındaki güven bunalımının şiddetini göstermesi bakımından önemli:

‘Sizin hükümet bizim gerçekleri görme kabiliyetimize inanmıyor ama iki ile ikiyi yan yana koyabiliyoruz. Türkiye’nin tüm dünyayı YPG’ye karşı harekete geçirmeye uğraşıp beceremediği bir dönemde birden YPG, Ankara’nın hayalini gerçekleştirip Türkiye’ye karşı terörist bir saldırıya imza atıyor.’

Washington’a göre YPG’nin mevcut konjonktürde Türkiye’ye saldırması kendi ayağına kurşun sıkması demek.

Batı’nın askeri ve diplomatik desteğini arkasına aldığı, uluslararası meşruiyetinin arttığı, Suriye müzakerelerine katılımının onaylandığı bir dönemde YPG’nin böyle bir saldırıyı düzenlemesinin Türkiye’nin ekmeğine yağ sürmekten başka bir amaca hizmet etmeyeceği düşünülüyor.

‘YPG bu kadar aptal olabilir mi?’ diye soruluyor.

Üstelik Amerika’nın YPG ile işbirliğini ‘YPG Türkiye’ye saldırmadı’ söylemi ile meşrulaştırıp, her fırsatta YPG’ye Türkiye’ye karşı bir adım atmaması konusunda baskı yaptığı bir ortamda böylesi bir saldırı YPG’nin 2014’ten bu yana edindiği kazanımları riske atması demek.

Bu nedenle saldırının ardından hükümetten gelen ısrarlı ve kendinden emin ‘saldırıyı YPG yaptı’ söylemleri Washington’da karşılık bulmadı.

Amerikan yönetimi, Ankara saldırısının ardından dahi Türkiye’ye ‘YPG’ye top atışlarını durdur’ talebini dillendirmeye devam etti.

Nitekim saldırıyı TAK üstlendi, yapılan DNA testi bombacının Suriye uyruklu değil Van doğumlu Abdulbaki Sömer olduğunu ortaya çıkardı.

Fakat saldırıyı yapan gerçekten YPG olsaydı dahi Amerika’nın tavrının değişeceğini sanmıyorum.

Geçen hafta Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, YPG’nin Azez’de ilerlemesine dair bir soruya ‘sahada bir çok farklı YPG’li grup var, Azez’de ilerleyenler bizim desteklediklerimiz değil’ dedi.

Amerika benzer bir formülle ‘Ankara saldırısını yapan YPG bizim desteklediğimiz YPG değil’ diyerek işin içinden pekala çıkabilir ve YPG ile çalışmaya devam edebilirdi.

Bütün bunlar ikili ilişkilerin geldiği noktaya, Ankara’nın Washington’ın bölge politikasında indirgendiği konuma işaret ediyor.

Amerika için Türkiye artık ne ‘model’ ne de ‘stratejik’ müttefik.

Uzun zamandır Türkiye, coğrafi konumu, IŞİD ile mücadeleyi sabote etme kapasitesi ve ev sahipliği yaptığı Amerikan üssü nedeniyle Washington’ın ‘operasyonel’ ortak olarak gördüğü bir ülke. 

Türkiye ise bunu anlamamakta direniyor, Washington karşısında elinin çok güçlü olduğuna inanıyor.

Amerika’yı korkudan titreteceğine emin bir Cumhurbaşkanlığı danışmanı geçen hafta ‘İncirliği kapatalım’ demiş.

İncirliği kapatmak Amerika ve Türkiye arasındaki bu operasyonel ortaklığı da bitirir ve Amerika’dan çok Türkiye’ye zarar verir.

Rusya’nın dört bir yandan Türkiye’yi sıkıştırdığı, NATO’nun "Rusya'yı askeri bir gerginliğe kışkırtması halinde Türkiye NATO'nun desteğine güvenmemeli" dediği, Washington’ın Ankara’nın kırmızı çizgilerini hiçe saydığı ve Suriye’de Rusya ile iş tuttuğu bir ortamda İncirlik’i kapatmak, Türkiye’yi Suriye’deki oyunun daha da dışına itecektir.

Amerika şunu görüyor ve artık Türkiye de görmeli:

Türkiye’nin sandığının aksine, mevcut bölgesel konjonktürde Türkiye’nin Amerika’ya, Amerika’nın Türkiye’ye olduğundan daha fazla ihtiyacı var…