'Yüzde 50'yi aldı rahat ederiz' mi 'artık hiç birimizi yaşatmaz' mı?

Acaba toplumsal tansiyonu biraz olsun düşürürler mi? Medyanın üstüne gitmekten, cam çerçeve indirmekten, gazeteci dövmekten artık vazgeçerler mi? Yargıya müdahaleyi bir süreliğine de olsa keserler mi? Kürt meselesindeki gerginliği azaltmak için adım atarlar mı?

Ünlü filozof Hannah Arendt güç ve şiddet/baskı arasındaki ilişkiyi şu şekilde kurmuş: gücün olduğu yerde şiddet ve baskı yoktur. Baskı ve şiddet güçsüzlüğün alametidir. Güç istemi karşılandığında, şiddet ve baskıyı uygulayanlar artık bunlara gerek duymazlar.

İşleyen kurumların, yargı bağımsızlığının, siyasi otoritenin gücünü dengeleyip denetleyecek kurumların olmadığı, aksine siyasetin bütünüyle şahsileştiği, tüm kurumların içlerinin boşaltıldığı bir ortamda öyle görünüyor ki Türk demokrasisi AKP hükümetinin insafına kaldı.

Bir çoğumuzun aklında aynı sorular var.

Acaba toplumsal tansiyonu biraz olsun düşürürler mi?

Medyanın üstüne gitmekten, cam çerçeve indirmekten, gazeteci dövmekten artık vazgeçerler mi?

Yargıya müdahaleyi bir süreliğine de olsa keserler mi?

Kürt meselesindeki gerginliği azaltmak için adım atarlar mı?

Kötümser olanlar ‘yaptıkları yapacaklarının garantisi, yüzde 50’yi de aldıktan sonra hiç birimizi yaşatmaz bunlar’ diye düşünüyor.

Memleketin gidişatına dair bir nebze olsun ümitli olmaya uğraşanlar ise Hannah Arendt’in söylemine bel bağlamış durumda.

‘Artık Erdoğan yüzde 50’yi aldığına göre biraz rahat ederiz’ diyorlar. ‘Erdoğan’ın güç istemi şimdilik karşılandığına göre, baskıya, bölen, parçalayan, ötekileştiren söyleme ara verebilir.’

İyimserliği bir adım öteye götürüp naif olma sınırlarında dolaşanlar da var benim gibi.

Erdoğan başkanlık sistemini yeniden zorlamaya zorlayacak.

‘Milletin yüzde 65’i başkanlık sistemine karşı’ diyerek geniş geniş oturamayacağımızı da anlamış bulunuyoruz artık. Acaba bundan memleket hayrına bir senaryo çıkar mı diye düşünüyorum günlerdir.

Ve iyimserliğin sınırlarını zorlamakta karar kılmış aklım şöyle yanıt veriyor:

‘Eğer başkanlık sistemini referandumdan geçirmek istiyorsa tansiyonu düşürmek zorunda. Fakat daha da önemlisi hükümet Kürt meselesinde yol almak zorunda.’

Kürt meselesi ve PKK ile başlayan çatışma 1 Kasım seçimlerinin kaderini belirledi ve ülkenin istikrarında en kilit rolü oynamaya devam edecek.

Bu nedenle hükümetin milliyetçi oyların da yardımıyla yüzde 50’ye yakın oy aldıktan sonra Kürt meselesinde nasıl bir adım atacağı çok önemli.

Seçimlerin ardından hükümet kanadından çözüm sürecine dair ‘aldığımız destekle biriken sorunları tek tek çözeceğiz’ mesajı önemli fakat bu, daha önce girilen çözüm sürecinden farklı olabilir.

Hükümet mevcut konjonktürde, daha evvel yaptığı gibi, hem Öcalan’ı hem de PKK’yı angaje ederek bir süreç yürütmeyi kendisi için riskli görebilir.

Bu nedenle de hükümetin PKK ile savaş konusunda geri adım atacağını düşünmüyorum.

Operasyonlar, Davutoğlu’nun seçimden evvel söz verdiği gibi, devam edeceğe benziyor.

PKK ile çatışmayı sürdürürken Suriye’deki PYD’ye karşı da izlediği siyaseti değiştirmesi güç.

Nitekim geçen hafta Davutoğlu, PYD’yi iki kez vurduklarını açıkladı.

Bu strateji çözümü güçleştirebilir.

PKK ile savaşın hız kesmeden devam ettiği, Öcalan’ın angaje edilmediği, HDP’nin meşruiyetinin hükümet tarafından sürekli sorgulandığı ve HDP’nin oy kaybının bu eğilimi güçlendireceği bir ortamda Kürt hakları nasıl teslim edilecek?

HDP oy kaybetmiş olabilir ama aldığı sonuç, karşılaştığı tüm güçlükler göz önüne alındığında, hala büyük bir başarı ve bu ülkede Kürtler artık yalnızca kozmetik değişikliklerle yetinecekleri eşiği çoktan geçtiler.

Hoşumuza gitsin ya da gitmesin HDP, Öcalan ve PKK’nın bu ülkede önemli bir sosyolojik karşılığı var.

Ve eğer hükümet tüm bu aktörleri muhatap almadan bu meseleyi çözebileceğini düşünüyorsa yanılıyor bence.

Ayrıca hükümetin izleyeceği ikili strateji, Suriye meselesi yüzünden de karmaşıklaşacaktır.

Amerika ve Rusya’nın PYD’yi ile ortak hareket ettiği bir ortamda Türkiye’nin kendisine saldırmayan bir PYD’yi bombalaması gittikçe daha da güçleşebilir.

Amerika Suriye içine 50 kişiden oluşan bir özel birlik gönderiyor.

Amerika’nın sahaya birebir müdahil olduğu bir ortamda Türkiye’nin PYD konusundaki çekincelerini dikkate alması çok daha güç.

Hükümet seçimleri kazanmış olabilir fakat yönetmek/yönetebilmek ayrı bir mesele. Bunun nihai testini hükümetin Kürt meselesinde atacağı adımlarda göreceğiz.

Dua edelim Hannah Arendt haklı çıksın...