Ahlak, yolsuzluk ve halk dalkavukluğu (2)

Umarım Neşe Düzel'in Adalet Bakanı Sn. Cemil Çiçek'le yaptığı röportajı 1 Eylül tarihli Radikal'de okumuşsunuzdur.

Umarım Neşe Düzel'in Adalet Bakanı Sn. Cemil Çiçek'le yaptığı röportajı 1 Eylül tarihli Radikal'de okumuşsunuzdur. Okudunuzsa, bir siyasetçinin halk dalkavukluğu ya da daha zarif bir deyimle popülizm yapmadan, halkın kendisi hakkında bazı acı gerçekleri böylesine açık söylediğine belki de ilk kez şahit olmuşsunuzdur.
Neşe Düzel'in "Bu (yolsuzluklara yol açan) sistemi değiştirip düzeltmenizi engelleyen bir güç mü var" sorusuna, Sn. Çiçek: "Engelleyen güç önce bu toplumun kafa yapısıdır. Bu toplum adalet istemiyor. Toplum, kişisel olarak kendi işinin yapılmasını istiyor. Yolsuzluklardan da hesap sorulmasını istiyor, ama konu kendisiyle ilgili olduğunda, yolsuzluğun yapılmasında bir beis görmüyor" cevabını veriyor. Bir paragrafta gerçeğin tümü ancak bu kadar iyi özetlenebilir.
Bir ülke düşünün ki imar affı, borç affı, vergi affı, mahkûmların affı, orman affı, öğrenci affı ve dahi aflarla ahlaka ve yasaya riayet gereği tamamen ortadan kalkmış. Tarım destek fiyatlarıyla, şişirilmiş KİT ücretleriyle, teşvik kredileriyle hakkının ötesinde gelir sağlamaya alışmış. Anketlere göre yüzde 90'ın üstünde torpile karşı olup da aynı oranla kendi işlerini torpille yaptırmaktan yana olanların ülkesi.
Trafiğe bakın, başkasının hakkını çiğnemeye, herkesin hayatını tehlikeye atmaya, bankette gitmeye, kırmızı ışıkta geçmeye, şeritler arasında zigzag yapmaya, en soldan gelip sağa dönmeye, kaldırıma park yapmaya, yol ortasında durup laflamaya böylesine teşne sürücülerle dolu.
Bu ülkede yolsuzlukların yaygın olmasını hangi gerekçeyle yadırgayabilirsiniz? En nihayet yolsuzluklar suç niteliği biraz daha ağır fiiller. Ama kuralların çiğnenmesi açısından hepimizin her gün yaptıklarından pek de farklı değiller. İnsanların bir konuda kuralı bozup diğer konularda kurala uymaları da herhalde beklenemez.
Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Kolay yol, sorunun tümünü devlete ya da siyasetçilere atmak. Ancak siyasetçiler böyle bir toplumda kuraldan yana olsalar bir daha seçilemezler. Devlet memurları kuralları uygulamaya kalkışsalar, baskı altında kalacak siyasetçiler onlara bu imkânı vermezler.
Bir önceki yazımda insanda süperegonun kurallara riayet ettirici rolünü anlatmıştım. Bu konuda Freud'un öğretisini yorumlamamız gerekirse, yolsuzluğun bilinçaltında tek tabu olan ensest tabuyu ihlal etmek gibi algılandığını söyleyebiliriz. Bu ise toplumu toplum yapan temel ilkenin bozulması anlamına gelir. Böyle bir toplumda nedenini açıkça anlayamadıkları derin bir günah duygusuna ve ahirette cezalanma korkusuna kapılanlar, dini ritüellere taassup derecesinde yönelebilirler. Dine ya da Allah'a inanmayanlar ise, bir kez ar damarı çatlayınca, hedonizmi çağın gereği sayıp, bir tür magazin hayatı yaşamayı yeğleyebilirler. İki kesim birbirini azdıran bir etkileşim içine girebilir.
Yozlaşmanın böylesine yayıldığı ortamlarda, eskiden peygamberler çıkar, toplumun kurtuluşu için Tanrı'nın yolunu gösterir ve ahlaksızları bekleyen korkunç akıbeti anlatırlardı. Bizim aksimize, toplumsal düzeni değiştirerek insanları düzeltmeye çalışmanın sonuç vermeyeceğini keşfetmişlerdi. Yani dinler insanları toplum olarak değil, birey olarak alıp düzeltmekten başka yol olmadığını biliyorlardı.
Bu yaklaşım Hayek'in felsefesinde de var. Konfüçyüs de bireylere tek tek etiket, etik ve estetik öğretilmesi gerektiğini; kurallara itaatın toplumun temelinde yattığını; şayet bir konuda yasa çıkarmak gerekiyorsa, o konunun çoktan hastalıklı hale gelmiş olduğunu bildiriyor.
Böyle yozlaşmış bir toplumda kuralları savunmadan, sürekli özgürlüklerin artmasını isteyenler, aslında kendileri de kuralları çiğnediklerinden süperegodan gelecek cezadan kurtulmayı amaçlıyorlar. Devleti kendi süperegoları yerine koyuyorlar. Özgürlük onlar için 'Ben kuralı çiğneyim, tabuyu yıkayım, ama devlet bana ceza vermesin' demek. Bu arada kendilerini değişimden yana ve çağdaş hissetmeleri aldatmacadan ibaret.
Kuralsız toplumda özgürlük ahlaksızlıktır.