Almanya ve AB üyeliğimiz

Başbakan Sn. Erdoğan'ın Almanya ziyaretinin genelde iyi geçtiği anlaşılıyor.

Başbakan Sn. Erdoğan'ın Almanya ziyaretinin genelde iyi geçtiği anlaşılıyor. Türkiye'nin AB üyeliği için Başbakan ve Dışişleri Bakanı'nın AB'deki muhataplarıyla sık sık görüşmeleri, mümkünse kişisel dostluklar kurmaları çok önemli. Aslında aynı şeyi milletvekillerimizin de hem Avrupa Parlamentosu'ndaki hem de milli parlamentolardaki karşıtlarıyla yapmaları gerekiyor. Tabii bu noktada lisan kadar, üyeliğimiz lehine neler söylenmesi gerektiğini bilmek de önem taşıyor. Dışişleri Bakanlığı ile IKV gibi sivil toplum örgütleri milletvekillerine yoğun brifingler vererek üyelik lehine savlarımızı anlatabilirler.
Türkiye'nin AB üyeliği konusunda Almanya'nın tutumu çok önemli. Hatırlanacaktır, Schröder hükümeti Almanya'nın vatandaşlık kanununu kan esasından toprak esası doğrultusunda değiştirip, ülkede yaşayan Türklere vatandaş olma imkânı tanımasına paralel olarak, Türkiye'nin adaylığına karşı tutumunu da değiştirdi. 1999 Helsinki zirvesinde aday kabul edilmemizde, Yunanistan kadar, hatta ondan da daha fazla, Almanya'nın bu tutum değişikliği rol oynadı.
Ancak daha sonra, 2002 Kopenhag zirvesinde, giriş müzakereleri için Türkiye'ye tarih verilmesi konusunda Almanya'nın mütereddit olduğu ortaya çıktı. Bu zirve sırasında çekilen bir video, Fischer'in bu konuda bize karşı pek de dürüst davranmadığı izlenimi verdi.
Başbakan'ın ziyareti vesilesiyle Almanya'nın üyeliğimizi desteklediğinin teyit edilmesi iyi oldu. Ancak İçişleri Bakanı Otto Schily'nin, üyeliğimizin 'Çok uzun zaman alacağı' yolundaki uyarısı rahatsızlık yarattı. Zira giriş müzakerelerinin 2005 yılı başında başlaması Türkiye açısından hayati önem taşıyor. Müzakerelerin ne kadar süreceği ondan sonra anlaşılacak. Schily, CDU-CSU muhalefetinin kamuoyu üzerindeki olumsuz etkisini bertaraf etmek için böyle konuşuyorsa, mesele yok. Ama müzakerelere başlama tarihinin gecikebileceğini söylemek istiyorsa, işimiz var demektir.
Sn. Erdoğan için CDU Genel Başkanı Angela Merkel'le görüşmek herhalde zevkli bir tecrübe olmamıştır. CDU, AB içinde Türkiye'nin üyeliğine en güçlü örgütlü muhalefeti temsil ediyor. Merkel, 2006 Alman genel seçimlerinde Türkiye'nin üyeliği konusunu seçim platformu haline getireceklerini söylüyor. Üyeliğimize itirazlarını da, 2004'te girilecek genişleme nedeniyle, AB'nin üyeliğimize ekonomik bakımdan hazır olmadığına bağlıyor. Bu tutumlarının Türkiye'nin Müslüman olmasıyla bir ilişkisi olmadığını belirtiyor. Bu şartlarda Schröder'in üyeliğimize olumlu yaklaşmasınıysa 'dürüst' bulmuyor. Aslında dürüst olmayan kendisi galiba. CDU ve Merkel'in üyeliğimize kültür ve din farkından dolayı karşı çıktığını herkes biliyor.
Eğer Kıbrıs ve Ege sorunları makul bir çözüm perspektifine girer ve 2005 başında giriş müzakereleri başlarsa, CDU'nun 2006 yılında Türkiye'nin üyeliğine karşı muhalefetini seçim platformu yapması sanıldığından büyük gürültüye yol açacaktır. Muhtemelen iktidara gelecek CDU'nun giriş müzakerelerini durdurmaya hatta savsaklamaya kalkması halindeyse karşılaşacağı tepkinin boyutlarını şimdiden tahmin etmek güç olmamalı.
Sn. Merkel şunu çok iyi bilmeli: Sorun Sn. Erdoğan'ın Einstein'e atfen belirttiği önyargıların çok ötesinde. Zira bize karşı önyargı tüm Avrupa'da var. CDU'nun Türkiye'yi AB'de görmek istememesinin altında masum bir kültür-din farkı da yatmıyor. Almanya'da bazı kesimlerde yaygın olduğu bilinen 'kültürel görecelik' kavramı yani farklı kültürden olanların birlikte yaşayamayacakları görüşü, biyolojik ırkçı teorinin II. Dünya Savaşı'nda berhava olmasından sonra, ırkçılığın girdiği yeni kılıftan ibaret. Bu konunun uzmanları Alman ırkçılığının deri renginden ziyade din farkından kaynaklandığını söylüyor. Kısaca Türkiye'nin üyeliğini engellemeye kalkışan bir CDU ile mücadelemiz tamamen ırkçılık platformu üzerinde cereyan edecek.
Irak savaşı sonrası dönemde uluslararası toplumun herhalde en az ihtiyaç duyacağı şey, Hıristiyan-Müslüman çatışmasının ufukta belirdiği bir ortamda Türkiye ve Almanya'nın böyle bir çatışmaya girmesi olmalı.