Analize bakın!

Türkiye'de, değil isyan etmek, eleştirecek bir konu dahi yokken, </br>bazı milliyetçi/ulusalcılar, Cumhuriyetçiler, ordu yanlıları, ortaya çıkmış, demokrasiye son vermek ve faşist bir yönetim kurmak istiyorlarmış.

Türkiye'de, değil isyan etmek, eleştirecek bir konu dahi yokken,
bazı milliyetçi/ulusalcılar, Cumhuriyetçiler, ordu yanlıları, ortaya çıkmış, demokrasiye son vermek ve faşist bir yönetim kurmak istiyorlarmış.
Yani kadrolaşan irtica, paranoyadan; AB'nin ikiyüzlülüğüne yeterince direnmemek, uydurmadan; Türk kimliğinin terörist Kürt ayrılıkçılığa kurban edilmesi ve etnikleştirilmesi, hayal mahsulünden; Ermenilere soykırım yapıldığını her gün iddia eden 'has' Türkler, görüntüden; tüm söyledikleri kehanet gibi doğru çıkan milli kahraman Sn. Denktaş'ı 'kabile' zihniyetiyle suçlayan Başbakan ise, gölgeden ibaret.
Bu harika analizi yapan liberal 'aydınlar' için Türk, Türklük, millet, milliyetçilik, milli çıkar, hele hele milli kimlik, sadece şimdi değil, her zaman tüm kötülüklerin kaynağı oldu.
Bunlar için milliyetçi, faşist ve ırkçı kavramları, aralarında mesafe olmayan, tek bir olgunun ifadesi.
Bunların zihni konumları ile milliyetçilik-faşizm-ırkçılık kutbu arasında büyük bir boşluk var.
Dünyanın her yerinde milliyetçilikle aşırı milliyetçilik arasında nitelik farkı gözetilirken, bunlar milliyetçiliğin ayrıca aşırı diye tanımlanmasa dahi, sadece aşırı olabileceğine inanıyorlar.
Bu yaklaşımlarını da normal sanıyorlar.
Yani kendi kimliksizlikleri; evrenselcilik, insancıllık, uygarlık, demokratlık oluyor. Milli kimlikte ısrar edenler; ırkçı-faşist-milliyetçi, Batı ve demokrasi düşmanı, otoriteye ve şiddete tapanlar oluyor.
Sonra da milliyetçi dalgadan ödleri kopuyor.
Oysa Türkiye'nin milliyetçiliğe kaymasının çok ciddi nesnel nedenleri var. Bu milliyetçiliğin ırkçılıkla veya faşizm türü kitlesel aşırı milliyetçi bir ideolojiyle ilişkisi yok. Ancak artan milliyetçiliği iç ve dış tehlikelere karşı bir reflekse ya da duygusal bir tepkiye indirgemek de mümkün değil.
Türkiye ulus-devlet sürecini henüz tamamlamadı. Bu nedenle, Anglosakson ülkelerdeki, varlığı sürekli tartışma konusu olmayan, milli çıkarın savunmasında ortaya çıkan, toplumun tüm kesimlerine derece derece yayılmış, sakin ve güçlü milliyetçilik henüz bizde yok.
Batılı gibi olmak için liberal 'aydının' liberal milliyetçi olması, dindarların da laikliği içselleştirerek, Selefi/ümmetçilikten millet kimliğine geçmesi gerekiyor. Oysa bu iktidar ve onu destekleyen liberaller, irtica ve etnisite sorunlarının ulus-devlet ya da Cumhuriyet'in ilkelerinden verilecek tavizle çözümleneceğini, bunun da demokrasi olduğunu iddia ediyor.
Demokrasi sadece ulus-devlette gelişiyor. Bu basit gerçek, artık tüm 'aydınlar' tarafından öğrenilmiş olmalı. Ulus-devletin oluşması, Cumhuriyet'in kurucu ilkeleri olan laiklik ve tekilliğin, uçlar hariç, tüm toplum kesimlerince benimsenmesine ve siyasi tartışma dışına çıkarılmasına bağlı. Ancak böyle bir toplumda demokrasinin gereği olan çoğulculuğun yani farklı ideolojilerin gelişmesi ve siyasetin derinleşmesi gerçekleşebilir.
Demokrasi modernitenin ürünü. Cumhuriyet'in başında geçirdiği travmalar dolayısıyla modernite öncesi özelliklerinden bir türlü kurtulamayan, Selefi ideolojiyi benimsemiş bir akımın seçimle işbaşına gelmesi, demokrasi örneği olamaz. Zaten bugünkü iktidarı savunan aydınlar, bu akımın ekonomik gelişme, şehirleşme, orta sınıflaşmayla modernleşeceğini yani demokratikleşeceğini söylemekle, bu gerçeği kabul etmiş oluyorlar. Bu nedenle, AKP'nin modernleşmesi için eleştirel yaklaşsalar, milliyetçi tepkiyle uğraşmak zorunda kalmayacaklar.
Liberal 'aydınlar' milliyetçilere karşı korkularından kurtulmak istiyorlarsa, yapacakları basit bir şey var: İçselleştirdikleri AB'deki Türkiye karşıtı ırkçılığı milliyetçilere yansıtıp, onları ötekileştirmekten vazgeçsinler. Kendilerini analiz etmek gibi bir âdetleri olmadığından, ne yaptıklarını anlamak için de Fanon'un 'sömürge aydını' kavramını çalışsınlar.
Milliyetçiliği, bilmedikleri apaçık Herder ve Gobineau'ya atfen tanımlamayı bıraksınlar da, örneğin, Antony D. Smith gibi çağdaşları okusunlar.
Entelektüel cehaletin de sınırları olmalı. Değil mi?