'Bugünün dünyasında...'

Her önemli sorun bizi iki kampa bölüyor. Kıbrıs konusunda da böyle oluyor. Bu önce görüşlerin doğal farklılaşmasıyla ortaya çıkıyor.

Her önemli sorun bizi iki kampa bölüyor. Kıbrıs konusunda da böyle oluyor. Bu önce görüşlerin doğal farklılaşmasıyla ortaya çıkıyor. Ama orada durmuyor. Sorunun sınırlarını aşıyor. Tüm kurumlar sorgulanıyor. Taraflar birbirlerine kızmaya başlıyorlar. Karşıdakinin ülke çıkarına veya ülkenin geleceğine zarar verdiğine inanıyorlar. Bazı aydınların bir hayat boyu geçirdikleri fikri evrimleri duruyor ve birkaç gün içinde eski ideolojik kutuplarına dönüyorlar. Tartışma sanki iki hayat görüşü arasında varoluşçu düzlemde yapılıyor. Yani bir tür iyilik ve kötülük güçleri arasında kör dövüşüne dönüşüyor. Sorunun kendisi kayboluyor. Seçenek çözümler üretmek cazibesini yitiriyor. Söz bitiyor. Baskı ve mitinglerle çözüm öncelik kazanıyor.
Bir köşe yazarı, 'Basın Kokteyli'nde Genelkurmay Başkanı'nın Kıbrıs'a, bilerek, salt güvenlik boyutundan yaklaşmasını, ülkenin bütünlüğü ve irtica konularında da aynı yaklaşımı sergilediği gerekçesiyle ordunun eleştirisine dönüştürüyor. Bir başkası Cumhurbaşkanı'nın Sn. Denktaş'ı ve geçmiş politikaları savunmasını bir rejim sorunu olarak değerlendiriyor. Bir diğeri Annan paketi konusunda her şey iyi giderken, birden Dışişleri Bakanlığı ve TSK'nın, yani 'derin devlet'in devreye girmesiyle tüm umutların kaybolduğunu söylüyor. Üslubunun laubaliliği vasf-ı mümeyyizi olan bir diğeri de, Kıbrıs'ta ayan beyan uygulanan psikolojik harekâttan söz etmeyi özgürlük ve demokrasi düşmanlığıyla eş tutuyor.
Hemen hepsi bir kısım Kıbrıs Türk'ünün talep ettiği gibi, Annan paketinin imza edilerek sorunun çözümlenmesini savunuyor. Hemen hepsi bugünün dünyasında Kıbrıs'ın stratejik öneme sahip olmadığını, zaten stratejik önem diye bir şeyin de kalmadığını iddia ediyor.
Görüneni tahlile gerek yok: Bu yaklaşımın altında Kıbrıs'ta adil ve kalıcı çözüm isteği değil, Türkiye'nin AB üyeliği yatıyor. Bunun ardında da, Türkiye'nin AB olmadan demokratikleşemeyeceği, kalkınamayacağı, yani dış dinamikler olmadan uygarlaşamayacağı kompleksi var.
Bu tavır sadece Osmanlı'nın uygarlık savaşında yenilip Batılılaşmasının yarattığı bir kompleksten ibaret değil. Bunlar, 'derin devlet'in tekillik ve laiklik sorunlarını daha fazla demokrasiyle çözme yolunu tıkayarak, dumura uğrattığını iddia ettikleri iç gelişme dinamiklerine güvenmiyorlar. Yakından bakınca, bu kompleksi dillendirenlerin hemen hepsinin, geçmişte Türkiye'nin geçirdiği talihsiz ideolojik çatışmalarda aldıkları, ama atlatamadıkları travmatik yaralar taşıdıklarını görüyorsunuz. Bunlar sanki, bilinçaltında, bir daha aynı travmayı yaşamamak için, yabancılaştıkları kendi devletleri yerine, onları koruyan Batılı devletleri ikame etmeyi amaçlıyorlar. Psikolojik harekât için inanılmaz elverişli bir durum bu.
Bu travmalara derin bir empati duyulabilir. Ama travma semptomlarının dile dökülmesini rasyonel fikirler olarak kabul etmek ve bu temelde dış politika yapmak, psikoloji bilimi açısından mümkün değil.
Türkiye'nin stratejik öneminden söz edilen bir dünyada stratejik önem kavramı olmaz olur mu? Kıbrıs'tan sonra, Ege'de karasularının 6 milden yukarı çıkarılmasının da stratejik önemi yok mu diyeceğiz? Irak savaşı patlarken bugünün dünyasının dünün dünyasından pek farklı olmadığı açık değil mi? Yunanistan anlaşmalara aykırı olarak Ege adalarını silahlandırmışken, Kıbrıs'ın silahsızlandırılmasına ne kadar bel bağlanabilir? Türklerin kendilerini savunamayacakları bir çözümden sonra, AB'nin bize üyelik vereceğinin bir garantisi var mı? Son Kopenhag zirvesi vesilesiyle Avrupa basınında çıkan yüzlerce makaleden, bize tarih verilmemesinin nedeninin, Kopenhag siyasi kıstaslarından ziyade, din ve kültür farkı olduğu ortaya çıkmadı mı?
Aslında savaş alanında kazandığımızı müzakere masasında kaybetmemizin nedeni artık anlaşılıyor. Öyle bölünüyoruz ki birlikte mücadele edemiyoruz.
Bırakın Dışişleri ve Sn. Denktaş bildikleri gibi müzakere etsinler.
'Dışişleri de AB üyeliğini istemiyor' derseniz, ortada klinik bir sorun var demektir.