Bulutlar

ABgiriş müzakereleri yaklaştıkça zorluklar artıyor. TSK'yı demokrasi önünde temel engel görenler -ki AB'nin değerlendirmesi de bu- 'MGK'nın...

ABgiriş müzakereleri yaklaştıkça zorluklar artıyor. TSK'yı demokrasi önünde temel engel görenler -ki AB'nin değerlendirmesi de bu- 'MGK'nın sivilleştirilmesi' ve savunma bütçesinin Meclis'çe denetlenmesini istiyorlar. Demokrasilerde 'siyasi iktidarın orduyu kontrol etmesi gerektiği' konusunda, medyada 'müthiş' bir tartışma sürüyor. Sanki bu ilkeleri şimdiye kadar kimse bilmiyordu da, AB'den giriş müzakere tarihi almak gerektiğinde öğrendik.
Savunma bütçesi konusu genel bütçe denetlemesiyle ilgili. TESEV'in 2000 yılında yaptığı bir çalışmada, yedek ödenek uygulaması, ödeneklerarası aktarma, dış borçların devri, ayni krediler ve hibeler, Hazine'nin nakit dışı tahvil ihracı vb. işlemler bir yandan, yıllık kesin hesapların bir saatte kabul edilmesi diğer yandan, Meclis'in bütçeyi aslında çok az denetlediğini gösteriyor. ATO'nun yayımladığı bir Sayıştay çalışmasında, son 20 yılda 200 milyar doları aşan toplam borçların yarısından fazlasının Meclis denetimi dışında kaldığı belirtiliyor. Bu durumda sorunun tümünü ele almak daha akılcı olmaz mı?
TSK'nın siyaset üzerindeki ağırlığı, TSK böyle istediği için mi, yoksa bazı toplumsal hastalıklarımızın sonucunda mı ortaya çıkıyor?
TSK bir kez siyaset içinde yer aldıktan sonra, bu durumun devamını sağlayan dinamiklerin belirmesi anlaşılır bir şey. Buradan hareketle TSK'nın siyasetteki yeri ortadan kaldırıldığında bu dinamiklerin de kendiliğinden yok olacağı düşünülebilir. Ancak toplum hayatımızda TSK'nın siyasette ağırlığına yol açan nedenler devam ettiği sürece TSK siyasetten ne kadar uzak kalabilir?
Geçmişte Batı, sivillerin asker üzerindeki hâkimiyetini başbakanın Genelkurmay Başkanı'nı (GKB) tayin etme yeteneğiyle ölçüyordu. Sn. Demirel'in GKB Cemal Tural'ı emekli etmesi ve rahmetli Özal'ın Org. Öztorun yerine Org. Torumtay'ı GKB tayin etmesini Batılılar böyle değerlendirmişti. Ancak o dönemlerde TSK'nın siyasette ağırlığını teşvik eden bir olay yoktu.
TSK'yı siyasi tutum almaya zorlayan olayların ülkenin bütünlüğü ve laiklikle ilgili olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu iki ilke Atatürk'te şekillenen devletin kurucu mitini oluşturuyor. Bu miti cepheden saldırarak değiştirmek imkânsız. Ama mitin esasları içinde samimiyetle kalarak zamanla liberalleşmeyi sağlamak kuşkusuz mümkün.
PKK ile 15 yıllık mücadelede 5 bin mensubunu feda eden TSK'nın ülke bütünlüğü üzerinde söz sahibi olması, 'siyaset yapıyor' anlamına gelmez. Her devletin bekasıyla ilgili bu tür konuların tartışılacağı kapalı forumlar vardır.
Laiklik konusunda ordunun siyasi ağırlığı, örneği Batı'da görülmeyen ve dolayısıyla Batı'nın anlamakta zorluk çektiği, Türk tarihi tecrübesinin bir ürünü. 28 Şubat sürecinde kamuoyunun da desteğiyle, koalisyon hükümetinin iktidardan uzaklaştırılması daha dün oldu. Üstelik AİHM, Refah kurucularının açtığı davada, Anayasa Mahkemesi'nin laikliğe karşı olduğu gerekçesiyle aldığı kapatma kararını, AİHS'ye uygun buldu. AKP, Refah'ın içinde yer alanlarca kuruldu. AKP kurucularının 'değişmek' amacıyla Refah-Fazilet'ten ayrılmak için, 28 Şubat sürecinin ya da TSK'nın baskısını beklemeleri mi gerekirdi? Bu şartlar altında 'Laiklik sorun niteliğini kaybetmiştir' denebilir mi?
Bu nedenlerle, TSK'nın siyasi ağırlığının azaltılması açısından, AKP hükümetinin ilk yılının özellikle uygun düştüğü söylenemez. Nitekim toplumun bazı kesimlerinde hükümete karşı duyulan kuşkular örtülü darbe temennilerine kadar uzanıyor. Taraflar hızla kutuplaşıyor. Bir yanda ne pahasına olursa olsun AB yandaşları, diğer yanda Batı'dan gelen her şeyi emperyalizmin oyunu sayanlar, orta zeminde politika yapılmasını giderek imkânsız kılıyor. Hükümetin orta zeminden ziyade AB teslimiyetçilerine yakın görünmesi de güvensizliği artırıyor.
AKP, bu hayati ulusal çıkar konularında toplumsal ve kurumlararası uzlaşmalar oluşturmadan, bırakın sivilleştirmeyi, MGK'yı ortadan kaldırsa temel sorunu halletmiş olur mu? Demokrasi soyut ilkeleri savunmaktan çok, durumun gerektirdiği siyasi önlemler sabır ve özenle alınarak yerleştirilir.
Bu yaklaşıma 'yapıcı kötümserlik' de diyebilirsiniz.