Bunu kim yapıyor?

Alt kıtada gerginlik biraz azalmış olmakla birlikte nükleer tehlike devam ediyor. Türkiye'nin anlamsız suskunluğu da.

Alt kıtada gerginlik biraz azalmış olmakla birlikte nükleer tehlike devam ediyor. Türkiye'nin anlamsız suskunluğu da.
Bu suskunluk; Türkiye'nin Pakistan'a karşı geleneksel dostluk siyasetinin değiştiği anlamına mı geliyor? Keşmir konusunda görüş mü değiştirdik? Uluslararası bir ihtilafı terörizme mi indirgiyoruz? Nükleer bir savaş ihtimali bizi hiç ilgilendirmiyor mu?
İlk bakışta akla, PKK terörizminden büyük sıkıntı çekmiş bir ülke olarak Hindistan'ın Keşmir'de karşılaştığı terörizme tepkisini anlayışla karşıladığımız geliyor. Nitekim Sn. Ecevit, Hindistan ziyareti sırasında Türkiye ve Hindistan'ı terörizme maruz iki ülke olarak tanımlamıştı.
Bu değerlendirme göründüğü kadar doğru değil. PKK'nın terörist eylemlere başvurduğu Güneydoğu, Türkiye'nin parçası. Buna karşılık Jammu ve Keşmir 1948 yılında BM Güvenlik Konseyi kararlarından bu yana bir uluslararası ihtilafa konu egemenliği tartışmalı bir toprak parçası. Bu temel ayrımı yapmadan terörizme karşı Türkiye ve Hindistan'ı aynı safta saymak hatalı bir yaklaşım olur.
Türkiye'nin PKK terörizmiyle mücadelesinde kaçınılmaz biçimde insan hakları ihlalleri işlenmiş olabilir. Ancak TSK'nın bu iç çatışmada hukuk kurallarına büyük ölçüde riayet ettiği uluslararası düzlemde kabul edilen bir gerçek. Hele hukuki tanımıyla terörist eylemlere sapmadığı kesin. Buna karşılık, Pakistan'ı Keşmir'de terörist faaliyetlerde bulunan grupları desteklemekle suçlayan Hindistan'ın kendisi, yalnız Keşmir'de değil, Pakistan'da da binlerce sivilin ölümüne yol açan birçok terörist eylemin ardındaki güç. Bu, Türkiye'nin Öcalan'ı barındıran Suriye'de sivil nüfusa dönük terörist katliamlar yaptırmaya kalkışması gibi bir şey ki, Türkiye tabii bu yola da sapmadı.
Bu durumda iki ülkenin benzerliği üzerine dış politika yapılması doğru olamaz.
1948 yılında kabul edilen ve daha sonra teyit edilen BM Güvenlik Konseyi kararlarında
Keşmir sorununun plebisitle çözümleneceği açık biçimde defalarca belirtiliyor. Kaldı ki Nehru'nun bu yolda sayısız beyanı var. Hindistan Keşmir'in işgal ettiği üçte ikilik bölümünü muhafaza etmeye sonradan karar veriyor. 1971 savaşını takiben 1972'de imzalanan Simla Anlaşması'nda plebisit sözcüğü yer almıyor. Ama plebisitten vazgeçildiğine dair açık bir ifadenin yokluğunda, bu anlaşmanın plebisit yanında diğer barışçı çözüm yollarının da denenmesini öngördüğü sonucunu çıkarmak mümkün. Zaten BM kararlarındaki hükümler
ancak bir başka kararla ortadan kaldırılabilir.
Kaldı ki Hindistan müzakereler dahil diğer barışçı yollarla sorunun çözümüne katkıda bulunma niyetinde olmadığını da gösteriyor.
Barışçı çözüm yollarına gitmeyerek Simla Anlaşması'nın ihlal edilmesi, diğer maddelerin geçerliliğini de tehlikeye düşürüyor. Bu durumda işgal altındaki topraklarda hukuken isyan hakkı olduğu unutulmamalı. Bu isyan mutlaka terörizm anlamına gelmez. İsyan sırasında terörist
eylemlere başvurulması terörizm olur. Keşmir'de çatışan iki tarafın terörizme başvurduklarına da kuşku yok. Ama bir tarafın 11 Eylül sonrası şartları fırsat bilip karşı tarafa terörizm bahanesiyle
baskı yaparak, gerçekte siyasi bir ihtilafı kendi lehine çözmeye kalkışması kabul edilemez.
Sorunların çözümünde yöntem bu olacaksa,
biz neden Kıbrıs'ta müzakere ediyoruz. 1963-74 yıllarındaki Rum terörizmine atıfta bulunup adanın kuzeyini ilhak edelim. Olsun bitsin.
'Terörizm' sorununu nükleer tehditle çözme girişimi işin vahametini daha da artırıyor.
Hindistan Savunma Bakanı, Pakistan'ın nükleer saldırısına dayanabileceklerini; sonra da bu ülkeyi yok edeceklerini söyleyebiliyor. Sorunu çözmek için görüşmeyi bile reddet, sonra da terörizmi önlemek amacıyla yüzlerle milyon insanın ölümünü göze al. Acaba bu bir cinnet mi?
Bırakın bizi her zaman desteklemiş bir ülke
ve halka asgari vefa ve sadakat duygusunu.
Bırakın dünya devleti olmakla övünmeyi. Doğru olanı söyleyecek gücümüzde mi yok?
Türk dış politikasında bu değişikliği kim yaptı?