Demokrasi ve ulus-devlet

Birçok köşe yazarı, Batı'ya bakıyor ve gelişmenin ardında özgürlüklerin olduğu sonucuna varıyor.

Birçok köşe yazarı, Batı'ya bakıyor ve gelişmenin ardında özgürlüklerin olduğu sonucuna varıyor. Türkiye'nin tam gelişememesinin nedenini, özgürlüklerin kısıtlı olmasına bağlıyor. AB'deki refahı özgürlüklerin yaratmış olduğunu varsayıyor. Türkiye'nin, Kopenhag Siyasi Kıstasları'nı uygulaması halinde, AB'ye giremezse dahi, sorunlarını çözeceğine ve refaha kavuşacağına inanıyor.
Oysa 'Demokrasi ve özgürlükler mi bir toplumun gelişmesini sağlar, yoksa bir toplum geliştikçe mi demokrasi ve özgürlükler gelişir' sorusunun cevabı o kadar kolay değil. En fazla, gelişmiş Batı toplumlarının ekonomik ve demokratik gelişmesinin, uzun ve kanlı bir süreç içinde, birlikte geliştiği söylenebilir. Ekonomik gelişmeye yol açan özgürlüklerinse siyasi özgürlüklerden daha önce ortaya çıktığı ve güçlenen burjuvazinin giderek siyasi hak ve özgürlüklerini genişlettiği görülüyor.
Bugünün modern toplum yapısını Fransız Devrimi yarattı. Önce feodalitenin, ardından da burjuvazinin kraldan sağladığı hak ve özgürlükler, bu devrimle halka teşmil edildi. Böylece 'ulus' ve 'vatandaş' kavramları ortaya çıktı.
Batı'nın, dünyanın diğer bölgeleriyle gelişme farkını olağanüstü artıran bu süreç, ekonomik gelişmeyi ulus-devlet ve milliyetçilik temelinde sağladı. Ulus-devlet sınırlarını gümrük duvarlarıyla koruyan bir pazar yarattı. Sendikal haklarla işçi sınıfını kalkınmaya kattı. Ekonominin gelişmesi askeri gücün de temeli olduğundan, devlet toplumun kalkınmasını bilinçli bir politika haline getirdi. O zamana kadar sınırlı olan seçme ve seçilme hakları toplumun tümüne, en sonunda da kadınlara verildi. Kısaca demokrasi ve özgürlükler ulusdevlet içinde gelişti.
Bu nedenle Fransız sosyalist Jospin, demokrasinin sadece ulusdevlette olduğunu söylüyor. Yani temel ideolojisi milliyetçilik olmayan bir devlette demokrasi de olamıyor.
Gecikerek kalkınma sürecine giren ülkelerde bu durum daha açık görünüyor. Japonya demokrasiye geçmeden çok önce ulus-devlet olarak modernleşme reformlarını tamamladı. Zamanında demokratikleşemediğinden ve sömürgeciliğe yöneldiğinden faşizm, savaş ve yıkıntıyla karşılaştı.
Çin ve diğer Uzakdoğu ülkelerinin hepsi tam demokrasi olmadan ulus-devlet ve milliyetçilik temelinde kalkınmalarını sürdürüyorlar. Bizimle aynı düzeydeyken, AB'ye üye oldukları için bizi çok geçtiği söylenen İspanya, Portekiz ve Yunanistan'ın bizimle mukayesesi doğru olmaz. Her üç ülke de hem bizden çok ileri düzeydeyken AB'ye girdiler hem de nüfus artışı çok düşük toplumlara sahiptiler. Buna rağmen Uzakdoğu ülkeleriyle kıyaslandığında büyümeleri hayli düşük kaldı.
Demokrasiye erken giren Türkiye'de iktidarlar seçilebilmek için büyük ölçüde bölüşümcü popülist politikalara kaydılar. Uzakdoğu ülkelerinin, demokrasi olmamalarının verdiği avantajla ekonomik büyümeye kilitlenen politikalarını izleyemediler.
Yunanistan'ın üyeliğinin ilk 10 yılında olduğu gibi, Türkiye de AB içine girdikten sonra popülist politikalar uygulamaya ve yeni krizlere girmeye devam edebilir.
Ancak bizim artık Uzakdoğu ülkeleri gibi demokrasi dışı bir büyüme modeli benimsememize imkân yok. Demokrasi içinde ekonomik büyüme politikalarını uygulamanın yolunu bulmalıyız. Bu ise toplumun tüm kesimleriyle akılcı bir milliyetçiliği benimsemesine bağlı.
Özgürlüklerin toplumu etnik, mezhepsel ve bölgesel alt- kimliklere bölmesi, bir bakıma Osmanlı toplum düzenine geriletmesi, kalkınma için gerekli fedakârlıklar yerine tüketici bir hedonizmi hâkim kılması, kısaca ulusal bilinci aşındırıp ortadan kaldırması, Türkiye'nin geleceğini güvence altına alamaz.
Her duygunun normali iyi, aşırısı kötü. Karasevdaya batacağız diye sevgiden, paranoid olacağız diye sağlıklı kuşkudan, komünist olacağız diye sosyal adaletten, fanatik olacağız diye dinden vazgeçmek çıkar yol olmadığı gibi, faşist olacağız diye ulusa öncelik vermekten vazgeçmek de akıl kârı olamaz.
Geçmiş travmaların etkisiyle milliyetçilik fobisine kapılıp, değişim adına 'terakki'nin değil 'tereddi'nin yolunu açmak tehlikeli olur.