Dış politikanın zaafları

Dış politikamız savunma alanında başarılı, atak yaparken zayıf. Kusur siyasi liderlikte...

Dışişleri'nin farklı bölümleri kendi görev alanlarına giren konulara
ilişkin farklı politika önerileri yapar. Bunları meczetmek her zaman zor bir iştir. Her bölüm kendi önceliklerinin dış politikaya yansımasını ister. Bunun için mücadele eder. Bu rakip politikaları önem önceliklerine göre sıralayarak, ama hedeflerin hiçbirini feda etmeyerek imkân ölçüsünde uyumlu bir dış politika paketi oluşturmak gerekir. Şartlar değiştikçe de bu politikanın terkibinde değişikliğe gidilir. Bugün bir yanda Kıbrıs ve Ege, diğer yanda AB üyeliği, böyle olağanüstü güç bir meczetme ameliyesi gerektiriyor. Yakından izlediğim Dışişleri'nin bu bakımdan başarısız olmadığına inanıyorum.
Bundan sonraki aşama diğer kurumların politik önceliklerinin dış politikaya yansıtılması. Dışişleri'nde güvenlikten sorumlu birimlerle Genelkurmay arasındaki sıkı işbirliği ve üst düzey ilişkilerin yoğunluğu bu zor işin de uzlaşıyla sonuçlandırılmasına imkân veriyor.
Nihayet siyasi düzeyde hükümetin bir yandan çeşitli toplum kesimleri ve çıkar gruplarının taleplerini dış politikaya dahil etmesi, öte yandan da kurumsal politika önerisine son şekli vermesi gerekiyor.
1999 Helsinki Zirvesi'ne kadar bu süreçte fazla bir aksaklık olmadı. O tarihten sonra AB üyeliği ve Kıbrıs sorununun çözümü konusunda yöneltilen eleştiriler dış politika uzlaşısının sona erdiğini gösteriyor. Bu, bir dış politika zaafından ziyade konjonktürün getirdiği bir soruna benziyor. Eskiden Kıbrıs'a pek ilgi duymayanlar, şimdi AB üyeliğinin önünde engel gördüklerinden, çözümsüzlüğü ve bunun 'sorumlularını' eleştirmeye başladılar.
Haklı oldukları önemli bir nokta da var. Türk dış politikası geleneksel olarak savunma alanında başarılı. İnisiyatif almak, taktik manevralar yapmak, karşı tarafı zor duruma düşürüp görüşlerini kabul ettirmek yani 'proaktif' olmak açısından başarılı değil. Bunun bir nedeni Osmanlı'nın son yüzyılındaki yenilgilerin verdiği bazan pasifliğe varan bir aşırı ihtiyat refleksiyse, diğeri de siyasi liderliğin zayıflığı. Zira politika saptama aşamasını takiben başlayan uygulama, siyasi liderin seçtiği söylem, taktik, temas vs. faaliyetlerine, yani o liderin yetenek ve tecrübesine bağlı. Ancak bir lider nihai politikayı zihninde oluşturabilir ve siyasi sorumluluğu üstlenerek uygulayabilir.
Diyelim ki lider sorunu da yok. Dış politikanın yine de başarılı olmaması mümkün.
Bir ay kadar önce Ankara'da Kıbrıs konusunda yapılan bir toplantıda eski İngiliz milletvekili Michael Stephen, Türkiye'nin hak ve çıkarlarını güçlü biçimde savunamadığını söyledi. Bunu nasıl başarabileceğimiz yolundaki bir soruya da, kültürel nedenlerle Türklerin İngilizler gibi olamayacağı, ama en azından Yunanlıları taklit edebileceği cevabını verdi.
Bu, aslında onur kırıcı saptama yanlış değil. Loizidou, Girne'deki evi için AİHM'ye başvurduğunda hukukçular kendisine muhtemelen yarı deli gözüyle baktılar. Yunanlılar 1988'de Kıbrıs'ı AB üyesi yapmaya karar verdiklerinde de bu iş imkânsız görünüyordu. Geçen gün Simitis "40 yıllık amacımıza ulaştık" dedi. Sonra da bu amacın enosis olduğunu teyit etti.
Yunan dış politikası bizimki gibi yalınkat bir diplomasi değil. Medyayı, işadamlarını, akademiyi, aydınları, hangi ideolojiye ve çıkar grubuna ait olurlarsa olsunlar, 'ulusal dava' altında toplayan bir 'volume' diplomasisi. Bunun için dış politika hedefi bir kez saptandıktan sonra, tüm gelişmeler hakkındaki bilgileri toplumun tüm kesimleriyle paylaşıyorlar, bıkmadan usanmadan yabancı muhataplarına anlatıyorlar.
Bizim eksiklerimizin başında kimseye yeterli bilgi vermeden politikamıza destek beklemek geliyor. Konulara en yakın köşe yazarları ve aydınlar bile olan biteni tam bilmiyorlar. İşadamları dahil, politikanın başarısı için mücadeleye katılmıyorlar. Kendi takımına güvenmeyen seyirci ya da hakem gibi kabahati hep içeride arıyorlar. Yunanlıların asla tevessül etmeyeceği Simitis-Talat tarzı bir görüşme ile Kıbrıs sorununun çözümlenip AB üyeliği yolunun açılması hayalini kurabiliyorlar.
Asıl iflas bu.