'Dost' ve 'müttefik'

İsmet Paşa ile yaptığı son mülakatlardan birinde rahmetli Abdi İpekçi, siyasette en önemli şeyin ne olduğunu soruyor.

İsmet Paşa ile yaptığı son mülakatlardan birinde rahmetli Abdi İpekçi, siyasette en önemli şeyin ne olduğunu soruyor. Paşa kısa bir tereddütten sonra 'güven' diyor. Siyaseti oluşturan bin bir unsur arasında güveni seçmesinin nedenini de pek anlatmıyor. Bu cevabın Abdi bey gibi
beni de pek tatmin etmediğini anımsıyorum. İnsan ancak yaşla güvenin önemini kavrayabiliyor.
Bugün çoğu NATO müttefiki olan ABD ve AB ülkeleriyle ilişkilerimizde bir güven sorununun bulunduğu yadsınamaz. Amerika'nın yıllardır Kuzey Irak'ta Kürt bağımsızlığını desteklemesinden kuşku duyuyoruz. Hatta PC uygulamaları sırasında zaman zaman PKK'ya bazı yardımlar sağladığı ve son olarak da PKK toplantılarına bazı Amerikan istihbarat elemanlarının katıldığı yolundaki iddiaları biliyoruz.
AB'ye dönük kuşkularımız çok daha yoğun. Bizi üye almak istemediği halde, Kıbrıs ve Ege sorunlarının Yunanistan'ın lehine çözümünü sağlamak için oyalama taktikleri yaptığından korkuyoruz. Azınlık haklarına ilişkin talepleri vasıtasıyla Türkiye'nin bölünmesini amaçladığına inanıyoruz.
Hem Amerika hem de AB'nin (ya da İngiltere'nin), Annan paketini Rum-Yunan tarafıyla birlikte hazırlamış olduğu yolunda ciddi kuşkularımız var. Kıbrıs Türklüğünün zamanla yok olmasına neden olacak bir planı aceleye getirip bize zorla kabul ettirmek istedikleri izlenimi ediniyoruz.
Dost ve müttefiklerimize karşı duyduğumuz bu güvensizlik Kıbrıs'ta çözüm amacıyla müzakere etmemizi zorlaştırıyor. Amerika'nın Irak harekâtına ilişkin tereddütlerimiz de, İngiltere'nin Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a geçmesini istemememiz de temelde aynı güvensizlikten kaynaklanıyor. Bu güvensizlik dolayısıyla AB üyeliğimize ilişkin politikamız bir türlü güçlü bir kararlılık kazanamıyor.
Burada iki önemli nokta var: Dost ve müttefiklerimize ilişkin güvensizlik toplumun herhangi bir marjinal kesimine değil, devletin dış politika kurumlarına ve önemli halk kitlelerine yayılmış durumda. Bu güvensizliğin doğru ve haklı nedenlerden kaynaklanmış olup olmaması önemli değil, var olması önemli.
İsmet Paşa'nin döneminde dış politikayı devlet kurumları yani siyasetçilerle dışişleri bürokrasisi yapardı. Yeraltı faaliyeti sadece hasım ülkeleri hedef alırdı. Düşmanla düşman, dostla dostluk ilişkileri yürütülürdü. Bugün dış politika yapan aktör sayısı olağanüstü arttı. Bunlar birbiriyle çelişkili hedefler izleyebiliyorlar ya da öyle bir görüntü veriyorlar.
Dost ve müttefik ülkelerin devlet kurumlarıyla ilişkilerimizde fazla sorunumuz yokmuş gibi görünüyor. Ama milli parlamentolar ya da Avrupa Parlamentosu Türkiye'yi istiskal ve telin edebiliyor, silah ambargosu uygulayabiliyor, soykırım ithamlarını yasalaştırabiliyor. Dost ve müttefik ülke basınları ağızlarına geleni söyleyebiliyor. Bunların STK'ları insan hakları adına, terörist niteliğine aldırmadan etnik bağımsızlık mücadelelerine destek sağlayabiliyor.
Düşünce merkezleri ve vakıfları bizim insanlarımızı milli çıkarlarımız aleyhine içerde ve dışarda endoktrine edebiliyor. İstihbarat birimleri dost-düşman demeden büyük kaynaklarla psikolojik harekâtta bulunabiliyor.
Bu faaliyetlerin hepsi demokrasi ve ifade özgürlüğünün dokunulmazlığına sığınıyor.
Ama ne denirse densin, bir dost ülke unsurlarının Türkiye aleyhine bu faaliyetlerini o ülkenin dış politika kurumlarının izledikleri resmi politikadan ayırmak mümkün olmuyor. Kaldı ki Batı üniversitelerindeki uluslararası ilişkiler bölümlerinde bu faaliyetlerin devletler tarafından şu veya bu şekilde örgütlendiği de okutuluyor.
Türkiye uzun bir süredir bu tür 'gayriresmi' politika uygulamalarına, biraz da saygısızca, maruz bırakıldı. Kendisini koruma gücünü de gösteremedi. Bundan cesaret alan 'dost' ülke resmi politikaları da, örneğin Kıbrıs'ta, meşru hak ve çıkarlarımızı kaale bile almayan hedeflere yöneldi. Kuzey Irak'a ilişkin toplantılara Türkiye'yi çağırmayabildiler. Türkmenlerin varlığını kolayca göz ardı edebildiler vb.
Şimdi güvensizliğimizin derinliği Irak vesilesiyle ortaya çıkıyor.
Şaşacak bir şey var mı?