Dünya düzeni gidiyor mu?

Artık BM, NATO ve AB'nin eskisi gibi olmayacağı bir istikrarsızlık dönemine giriyoruz.

Irak'a müdahale konusu dünya düzenini sarsmaya başladı.
II. Dünya Savaşı sonrası düzenin temel taşı olan BM Güvenlik Konseyi artık çatışmanın odağında bulunuyor. BM, Sovyetler'in yıkıldığı, Soğuk Savaş'ın sona erdiği ve tek kutuplu düzenin doğduğu 1990'ların başında Yugos-
lavya'nın dağılması sürecinde yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyordu. Bu bağlamda Irak'ın Kuveyt'ten çıkarılması ve Bosna'da Sırplara karşı askeri müdahale, BM Güvenlik Konseyi kararının verdiği yetkiye dayandı. Ancak
Kosova'da Rusya'nın tutumu Amerika ve müttefiklerini Güvenlik Konseyi kararı olmadan harekâta itti.
11 Eylül sonrası dönemde Irak'ın kitle imha silahlarından (KİS) arındırılması için 'önleyici meşru savunma' kavramına dayalı bir harekâta yetki verilip verilmemesi konusu, Güvenlik Konseyi'nde Amerika ve İngiltere bir tarafta, Fransa (Almanya) ve Rusya diğer tarafta, bir türlü uzlaşma sağlanamayan tehlikeli bir süreç başlattı.
Irak'ın son dakikada yumuşaması, casus uçaklara izin vermesi ve KİS'lere ait bazı evrakı teslim etmesi sonucunda, denetçilerin 14 Şubat günü verecekleri rapor olumlu olabilecek. Bu durumda Güvenlik Konseyi'nden Irak'a karşı silah kullanılmasına izin verecek ikinci bir karar çıkması ihtimali de ortadan kalkacak. Amerika olumlu denetçi raporuna rağmen harekâta girişirse BM sisteminin düzeni sürdürme işlevi büyük darbe yiyecek. Bundan da en çok diğer daimi üyelerin yetkileri zarar görecek.
Vahim olan gelişme, düzene ilişkin ihtilafın BM sınırlarını aşarak AB ve NATO'ya da sirayet etmiş olması. Fransız-Alman ortak tutumu Irak'ın savaşa başvurmadan silahsızlandırılmasını savunduğundan Amerika'ya karşı
bir meydan okumayı içeriyor. Ağır ithamlarla tırmanan ilişkiler çerçevesinde, Amerika yalnız bu iki ülkeye değil, AB'nin oluşum sürecine de karşı çıkma işaretleri vermeye başladı. Bazı Amerikalı yetkililer AB'nin kimliğini Amerika'ya karşı husumet içinde geliştirmeye çalışmasından rahatsızlık ifade ettiler. Böyle bir birliğin oluşmasına eskisi gibi olumlu bakmayacakları görüşünü kamuoyuna açıklamada sakınca görmediler.
Önce sekiz, sonra da 10 AB üyesi ve üye adayı ülkenin Amerika'nın yanında yer alması, AB'nin siyasi ve güvenlik bütünleşmesinin ne kadar zayıf ve yüzeysel olduğunu ortaya çıkardı. Fakat daha da önemlisi, AB üyelerinin bir kısmının kendi milli çıkarlarını doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda Amerika'nın yanına bu kadar kolayca geçmeleri, AB ülkeleri arasında sadakat ve güven bağlarının gevşekliğini, Konvansiyon'da gururla ilan edilen AB'nin geleceğe dönük yüce hedeflerinin fütursuzca feda edilebileceğini ortaya koydu.
Bu ihtilafın son kurbanı da muhtemelen NATO olacak. Fransa-Almanya ve Belçika, Amerika'nın Irak'a saldırmasına karşı politikalarını her vesileyle vurgulamaya devam ederken, NATO'nun Türkiye'nin savunması için planlama yapmasını engellemeyebilirlerdi. İttifak sistemlerinin güvenilirliği, onlarca yılda bir kere ortaya çıkan tehlike durumlarında üyelerinin dayanışmasına bağlı. Böyle bir durumda Türkiye'yi tehlikeye atarak Amerika'ya karşı güç gösterisine kalkışmak ittifak dayanışmasının sonu anlamına gelebilir. Fazladan bu tutumlarının Amerikan politikasını değiştiremeyeceğini de bilmeleri gerekir. Belki de NATO'yu tahrip ederek, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine Amerika'nın peşinden gitmenin faydasızlığını kanıtlamaya çalışıyorlar.
Tarafların tutumlarının haklılığı, meşruiyeti veya ahlakiliğini bir yana bırakıp, olaya salt güç ve düzen açısından yaklaştığımızda, şu söylenebilir: Sorunun temelinde Avrupa'nın henüz bütünleşememiş olması (belki de hiçbir zaman bütünleşemeyeceği) ve Fransız-Alman ekonomik ve askeri gücünün Amerika'yla kıyaslanamayacağı bir durumda, güçlerinin ötesinde politika yapma ihtirası yatıyor. Bunun sonucunda mevcut düzen yıkılabilir, ama bu iki ülkenin lehine yeni bir düzen kurulması mümkün olmaz.
Artık ne BM, ne NATO ne de AB'nin eskisi gibi olmayacağı bir istikrarsızlık dönemine giriyoruz.