Ekonomi ve demokrasi (1)

Sosyo-ekonomik kalkınmasını belli bir düzeyin üstüne çıkaramamış ülkelerde demokrasinin istikrar içinde olmadığı görülüyor.

Sosyo-ekonomik kalkınmasını belli bir düzeyin üstüne çıkaramamış ülkelerde demokrasinin istikrar içinde olmadığı görülüyor. Bazı küçük ülkeler hariç, bu kuralın belki de tek istisnası Hindistan. Hint demokrasisi, bu ülkenin, bir siyasi dâhi ve peygamber karışımı olan Gandi sayesinde, şiddete başvurmadan bağımsızlığını kazanmış olmasının ürünü. Çelişkili görünse de, Hindistan'ın feodal hiyerarşik yapısı, büyük eşitsizliklerin ve geriliğin hâkim olduğu toplumun düzenini sağlıyor.
Batı'ya göre geri kalmış 'Doğu' ülkeleri arasında demokrasiyi yerleştiren tek ülke Japonya oldu. Japonya, Almanya gibi, gecikerek sanayileşti ve ulus-devlet oldu. Her iki ülke de I. Dünya Savaşı sonunda kısa demokrasi tecrübesi geçirdiler. Yüksek sosyo-ekonomik düzeyleri, yenildikleri II. Dünya Savaşı sonunda, dış güçlerin zorlamasıyla da olsa, demokrasinin kolayca yerleştirilmesine imkân verdi.
Japonya, Batı'nın tarihte geçmiş olduğu sürecin aşamalarını, aşağı yukarı aynı sıra içinde gerçekleştirdi (The Real World of Democracy, C. B. Macpherson, 1965, CBC Enterprises). Yani önceliği piyasa ekonomisi şartlarını yaratıp, sosyo-ekonomik kalkınmasını sağlamaya verdi. Demokratikleşme adımları, arkadan, geç ve güç geldi.
Japonya'yı izleyen ilk grubu G. Kore, Tayvan, Hong Kong, Singapur; ikinci grubu Tayland, Malezya, belki Filipinler ve Endonezya; son grubu da Çin ve Vietnam oluşturuyor. İlk grup ülkelerde dahi demokrasinin henüz büyük eksikleri var.
Türkiye, muhtemelen, Batı Avrupa'ya çok daha yakın olduğundan, Batı'nın siyasi (ve kültürel) kurum ve değerlerini almaya öncelik verdi. Bunların Batı'daki sosyo-ekonomik kalkınmanın nihai ürünü olduğu gerçeğini göremedi. Demokratikleşmiş bir toplumda, sosyo-ekonomik kalkınmanın neredeyse otomatik olarak gerçekleşeceğine inandı. Osmanlı'nın çağdaşlaşma reformlarında izlenen bu yaklaşım, Cumhuriyet döneminde de devam etti. İsmet Paşa, Cumhuriyetçi elitin, geri bir tarım toplumunda demokrasiyi yerleştirebileceğini sandı.
Türkiye, düşe kalka da olsa, Batı'nın ekonomik yardımları (OECD Yardım Konsorsiyumu) ve stratejik güvencesinden (NATO) yararlanarak, demokrasi yolunda diğer geri kalmış ülkelerle kıyaslanamayacak kadar yol aldı.
Ancak bir ülkede modern sanayi ve hizmet sektörü yaratılmamış, kentleşme ve eğitim ileri düzeye ulaşmamış, kısaca güçlü bir orta sınıf ortaya çıkmamışsa, demokrasinin gelişmesi ve istikrar kazanması da büyük güçlüklerle karşılaşıyor.
Toplumun ekonomik gelişmeden yeterince yararlanamayan geleneksel sektörlerinde çalışanlar, işsizler, yoksullar ve eğitilmemiş kesimler, demokratik siyasetten yoğun popülist taleplerde bulunuyor. Seçim kazanmayı amaçlayan partilerin bu kesimlere ürettiklerinin çok üstünde kaynak aktarması, daha ileri gidilemeyecek bir krize kadar, yüksek enflasyon yaratıyor.
Kalkınma sürecinin kenarındaki geniş halk kitleleri modernite öncesi değer sistemlerine bağlı kalıyor. Siyasi partiler, seçim kazanmak uğruna, halkı anladığı, onunla bütünleştiği ve onun içinden çıktığı iddialarıyla, cumhuriyetle ve demokrasiyle bağdaşmayan ödünler verebiliyor. Siyasi sistem demokrasinin doğasına ters bir doğrultuya kayıyor. Bu durumlarda Cumhuriyet'in 'zinde güçleri'ne görev düşebiliyor.
Türkiye 2001 ekonomik krizinden sonra enflasyonu denetleyebildi. Son dört yılda cari (düşük) kur üzerinden ortalama yüzde 7.3'lük, sabit fiyatlarla yüzde 6'lık bir büyüme gerekleştirdi. Geçen yılın son çeyreğinde büyüme hızının düşmeye başladığı ve bu yıl tarihi ortalama olan yüzde 5'lere inileceği hesaplanıyor.
Bu büyüme istihdamı arttırmıyor. Dünyanın en yüksek gerçek faizi, dünyanın en büyük cari açığına yol açıyor. Eskiden kamu açıklarıyla enflasyon yaratarak sağlanan büyüme, bu kez dış açıklarla sağlanıyor. Yine eskisi gibi ürettiğimizin üstünde tüketen popülist politikalar uyguluyoruz.
Daha da vahimi, ekonomimizin dışa bağımlılığı, 1923'ten bu yana karşılaştığımız en zor dış sorunlarla baş etmemize imkân vermeyecek bir nitelik taşıyor.