Ekonomik çıkmaz (2)

Ekonomimizin, 2002'de AKP'nin iktidara geldiği dönemden çok daha iyi durumda olduğuna kuşku yok. Ancak reel faizlerin yüksekliği, cari açığın büyüklüğü, artan borçlar ve düşmeyen...

Ekonomimizin, 2002'de AKP'nin iktidara geldiği dönemden çok daha iyi durumda olduğuna kuşku yok. Ancak reel faizlerin yüksekliği, cari açığın büyüklüğü, artan borçlar ve düşmeyen enflasyon, makro dengelerin hâlâ kurulamadığını ve kırılganlığın sürdüğünü gösteriyor. Biraz da bu nedenle, işsizlik, büyüme, bütçe, enflasyon, yoksulluk/açlık sınırı gibi istatistiklerle, az da olsa, oynanıyor.
Ekonomik başarımızı vurgulamak isteyenler, bizi diğer 'yükselen piyasa' ekonomileriyle kıyaslamaktan kaçınıyor. Basında çoğu faiz-kur-borsa uzmanı olan ve reel ekonomiyle ilgilenmeyen ekonomistler ve köşe yazarları, bizden çok daha başarılı büyüyen Uzakdoğu ekonomilerini izlemiyor ve bilgi vermiyor.
Doğru, MB enflasyonu denetlemekle görevli ve bu amaçla elindeki temel araç faiz. Ama MB'nin, yüksek faiz politikasıyla enflasyonu düşürmenin dışında başka amaçlar güttüğü de görülüyor.
Mayıs-Haziran 2006 sarsıntısında olduğu gibi, reel faizin çok yüksek saptanmasının amacı sıcak para çıkışını durdurmak ve girişleri tekrar artırmak. Böylece sarsıntı sonucu yükselen kur tekrar düşünce, ithal mal fiyatları da düştüğünden, enflasyon düşüyor. Yüksek faiz düştükçe iç talep destekli büyüme hızlanıyor. Artan yabancı fon girişi büyümeyi finanse ediyor. Nihayet MB, iki seçimin yapılacağı 2007'de artan siyasi risklere ilişkin beklenti bozulmasını da yüksek faizle telafi ediyor.
MB'nin faizle sınırlı dediği bu politika aslında bir büyüme modeli oluşturuyor.
Neo-liberal ekonomistler, mali disiplinin esasen sağlandığı bir ortamda, sadece yüksek faiz ve düşük kurun enflasyonu düşürebileceğini söylüyor. Oysa bu politika enflasyonu denetlemekte çok başarılı değil. Basında büyük fon girişlerinin para arzını nasıl etkilediğine dair ciddi bir değerlendirme çıkmıyor.
İç faizleri yüksek bulan şirketlerin döviz cinsi borçlanmalarıysa süratle artıyor.
Dış fonların olmadığı, örneğin, 1980'lerde uygulanan istikrar programlarında, mali disiplin, devalüasyon ve sıkı para politikası, ücretlerin dış dünyaya göre düşmesini sağlardı. Sıcak para girişinin yarattığı sahte büyüme ortamında, ücretler görece düşmediğinden, enflasyon da belli düzeyin altına indirilemiyor. İmkânlarımızın üstünde tüketmeye devam ediyoruz.
Öte yandan yüksek faiz-düşük kur, yan sanayileri yıkarak ya da gelişmesine imkân vermeyerek, ihracata dönük olanlar dahil tüm üretimin içini boşaltıyor. Doğrudan yabancı yatırımlar üretim alanlarına gitmiyor. İstihdam geriliyor, kayıt dışı artıyor.
Kriz sonrası hızlı büyüme, iç talebe dayalı olduğundan, kısa zamanda eski geleneksel düzeyine iniyor.
Bir yandan yüksek faiz-düşük kurda ısrar ederken, öte yandan yüksek büyümeyi sağlamak ve sürdürmek için, ne olduğu tam anlaşılamayan, bir kısmı orta hatta uzun vadede sonuç verebilecek 'mikro' reformlar yapılmasını önermek, sorumluluğu başkasına atmak anlamına geliyor.
Türkiye 2014'e kadar yılda ortalama yüzde 7'nin üzerinde bir büyüme sağlayamazsa, AB'nin kişi başına milli gelir ortalamasına ulaşamayacak.
Zaten son 50 yıldır tüm kalkınma hamlemiz ancak Batı ile aramızdaki mesafeyi muhafaza edebildi. 1960'ta aynı kişi başına milli gelir düzeyinde olduğumuz G. Kore, nüfus ve döviz kuru uyarlamaları yapıldığında, bizim dört katımız büyüdü.
Bugün dış veya iç gelişmeler bir ekonomik krizi tetiklemeseler bile, geleneksel büyüme düzeyimiz olan yüzde 5'lerin üstüne çıkamayacağız. Sorun büyüme modelinde. Yüksek büyüme modeline geçmenin ilk şartı gerçekçi bir kur politikası uygulamak. Bu ise seçimlerden sonra yeni bir istikrar programı gerektirecek.
Yabancı fon girişini ve cari açığı yüksek faizle teşvik ettikten sonra, bunu küreselleşmenin değiştirilemez bir sonucu olarak göstermek ve yüksek büyümeyi bu fonların 'iyi yönetimi' gibi içi boş söylemlere bağlamak, korkarım, yeni bir felaket getirecek. Dünya ekonomisi krizlere gebeyken, dış politika krizlerle boğuşurken, iç politikada potansiyel kriz kapıdayken, ihtiyatsızlığı pervasızlık düzeyine çıkmış böyle bir ekonomi politikası uygulanır mı?