Eyvah, yalnız kalıyoruz!..

Irak'ta ABD, Kıbrıs'ta AB'yle ters düştük. Annan Planı, şu şerhle imzalanabilir: 'Türkiye tam üye olmadan uygulanmaz.'

Irak yüzünden Amerika'yla, Kıbrıs yüzünden de AB'yle ilişkiler bozuldu. Bir başımıza kaldık.
Peki şimdi ne yapacağız? Biz yalnız kalamayız. Sanki ana-baba tarafından terk edilme korkusuna kapılmış çocuklar gibiyiz.
Belki de bu ruh hali nedeniyle, Kıbrıs'ta çözümü ve AB üyesi olmamızı en çok isteyenler, köşe yazılarında ve televizyon konuşmalarında sürekli maddi hatalar yapıyorlar.
Güney Kıbrıs'ın bugün giriş anlaşmasını imzalamasıyla birlikte, 'Bizim için son fırsat olan' Annan paketinin öldüğü söyleniyor. Bundan sonra çözüm, Kuzey'in Güney ile bir iç hukuk işlemiyle birleşmesi şeklinde olabilirmiş. Zaten AB Konseyi'nde artık iki vetoya sahip olacak olan Rum-Yunan cephesi Annan paketinden çok daha kötü bir çözümü bize istediği gibi dayatabilirmiş. Bazıları da AB'nin Rumları tek başına alamayacağını söyleyenlere, 'İşte aldı' diyorlar. Bu durumda Doğu Akdeniz ve Ege'de istikrarsızlık çıkabileceği uyarısını yapanlara da 'Hani nerede karışıklık' diye soruyorlar.
Evvelki gün BM Güvenlik Konseyi'nin kabul ettiği 1475 sayılı kararda, Rum tarafının tüm çabalarına rağmen, Kıbrıs sorununun çözümü AB'ye değil, BM Genel Sekreteri'nin iyi niyet misyonuna bırakıldı; Annan paketinin de 'bundan sonraki müzakerelerin tek temelini oluşturacağı' vurgulandı. Aynı şekilde AB'nin yeni Katılım Ortaklığı Belgesi'nde de 'Annan paketinin masada olduğu' belirtiliyor. 'Maalesef' Annan paketi yaşıyor. 1475'e göre bunun 'dikkatle dengelenmiş' yapısı bundan sonraki görüşmelere de esas olacak.
1475 sayılı kararda genel sekreterin bu misyonunu 1250 sayılı karara göre devam ettirmesi isteniyor. 1250 sayılı kararın 7. işlem paragrafına göre, müzakerelerin zaten sonuç alınıncaya kadar devamı kararlaştırılmış. Yani 16 Nisan 2003, Mayıs veya Aralık 2004 süreç sonunu gösteren tarihler değil.
Rumların AB üyesi olmasıyla bir yerine iki vetoyla karşılaşacak olmamızın pratikte bir değeri yok. Yunanistan'ın tek vetosu birden çok vetonun yapacağı işi zaten yapabilir.
1475'te Sn. Denktaş'ın suçlanması haksız. Rum-Yunan tarafı kendi lehlerine olduğunu çok iyi bildikleri paketi hemen internete geçirip açıklamakla anlamlı müzakereleri engellediler. Pakette kendilerine sağlananlar üzerinden ödün vermeleri halinde kendi kamuoylarının kaçınılmaz olarak yapacağı itirazlar, müzakere ihtimalini fiilen ortadan kaldırdı. Bu nedenle pakette yapılan 'değişiklikler' bize bir şeyler veriyormuş gibi yaparken hep bizden de bir şeyleri alıp Rumlara verdi. Böylece esasen Kuzey aleyhine olan dengeyi muhafaza etti.
Hükümet, Irak'a ilişkin hatalar yaptı. Ama Kopenhag zirvesinde olanlar AB üyeliğimiz konusunda, müzakere sürecinde Amerikan, İngiliz ve BM yetkilileriyle yapılan yoğun temaslar da Kıbrıs'ta çözüm konusunda hükümetin umutlarını büyük ölçüde yitirmesine yol açtı. Hükümet Kıbrıs'ta çözüm olup da Kuzey, Güney ile birlikte AB'ye girdikten sonra, Türkiye'nin AB üyesi olmayabileceğinden haklı olarak kuşkulandı. Kopenhag zirvesi dolayısıyla Alman yetkililerin söylediklerini içeren kaset de bu kuşkuları artırdı.
Bu bağlamda İngiltere'nin de iki kez vetoya rağmen politikasında sebat ederek üye olduğu örneği geçerli değil.
İngiltere, temelde 'Common Wealth' ile ayrıcalıklı ilişkilerini koruyarak üye olmak istediğinden De Gaulle tarafından vetolanmıştı. Türkiye'nin üyeliğine itirazlar özünde değiştirilmesi imkânsız din-kültür farklılığı üzerine oturuyor.
AB'nin Güney'i Kıbrıs'ın tümünü temsilen alabileceğini ispatladığını söyleyenler, bunun doğru ve hukuki bir tavır olduğunu iddia etmiyorlarsa, acaba neden AB'ye karşı bu bağlamda mücadele etmediler de, içe dönüp AB'nin böyle yapacağını savunmakla yetindiler?
AB'nin bizi üye yapmak isteyip istemediğini hâlâ sınayabiliriz. Türk tarafı, Annan 'Planı'nı 'Türkiye AB üyesi olduktan sonra uygulayacağı' şerhini koyarak, tek yanlı olarak imzalayabilir. Rum-Yunan tarafı ve AB, bunu mantıklı bir gerekçe olmadan reddederse, üyeliğimizi istemediği ortaya çıkar.
Türkiye, AB dışında bırakılırsa Türk-Yunan ilişkileri Kardak krizi öncesi şartlara döneceğinden, Ege ve Doğu Akdeniz'in istikrarı da herhalde bundan olumlu etkilenmez.