'İkiz sözleşmeler'

1948 yılında İnsan Hakları Bildirgesi kabul edildi. Bu bildirge insan hak ve özgürlüklerini ilan ediyordu.

1948 yılında İnsan Hakları Bildirgesi kabul edildi. Bu bildirge insan hak ve özgürlüklerini ilan ediyordu. Ama bu haklar arasında kendi kaderini tayin hakkı (self-determination: S-D) yer almamıştı. Hem bu en önemli hakkı tedvin etmek hem de tüm diğer hak ve özgürlükleri devletlerin uygulayacağı vecibeler haline sokmak gerekiyordu. Bu amaçla hazırlanan
'Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Misakı' ile
'Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Misakı 1966'da imzaya açıldı. BM üyesi ülkelerin çoğunluğu kısa zamanda bu misaklara taraf oldular.
1980'lerin ikinci yarısından itibaren bu misaklara bizim de taraf olmamız için baskılar gelmeye başladı. Amaç PKK ile mücadelemizde bir insan hakları denetleme mekanizması daha ihdas etmekti.
Misaklara girmek zorunda kalsaydık biz de Fransa ve İngiltere gibi 1. maddeye çekince koyup olası sakıncasını bertaraf edebilirdik. Ancak Sivil ve Siyasi Haklar Misakı'nın 27. maddesi etnik ve dini grup mensuplarının haklarının verilmesini amirdi. Oysa iç çatışma sırasında bu hükmün yerine getirilmesi mümkün değildi. Bu nedenlerle taraf olmayı erteledik.
Şimdi bu misaklara taraf olmamız, yerine getirilmesi artık çok kolaylaşmış bir Kopenhag siyasi şartı sayılabilir. Taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) esasen aynı yükümlülükleri içeriyor. Kaldı ki AİHM'nin içtihatları da 27. maddede sözü edilen etnik ve dini hakların çoktan ötesine geçti.
Belki AİHS'de olmayan, ama 'ikiz 'sözleşmeler'in 1. maddelerinde yer alan S-D hakkı üzerinde durmak daha yararlı olabilir.
Sömürgeciliğin tasfiyesi amacıyla S-D hakkının kullanılması, BM Genel Kurulu tarafından 1960 yılında kabul edilen 1514 sayılı 'Sömürge Halklarına ve Ülkelerine Bağımsızlık Verilmesi Bildirgesi'nde yer alıyor. Misakların 1. maddesindeki hüküm bu bildirgeden aktarılmış. Dolayısıyla misakları onaylayan ülkeler S-D hakkının kendilerine karşı kullanılması ihtimalinden endişe ettiler. Çünkü ulus-devlet olmalarına rağmen onların da içinde bağımsızlık için mücadele eden etnik gruplar vardı.
Nitekim 1970 yılında BM Genel Kurulu'nun kabul ettiği 2625 sayılı '... Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi' bu endişelerin yersiz olmadığını gösterdi. Bu önemli belge, S-D hakkının ulus-devletlerde kullanılmasına ilişkin esasları içeriyor. Yani 'S-D sadece sömürgeciliğin tasfiyesiyle ilgilidir. Bizim gibi ulus-devletlere uygulanmaz' değerlendirmesi doğru değil.
2625 sayılı bildirge, kısaca, 'hükümeti halkının tümünü temsil eden ülkelerin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğini bozucu hiçbir eylem yapılamaz' hükmünü getiriyor. Yani bir ülkede temsili demokrasi varsa, o ülkede bölücü S-D hakkı kullanımı mümkün olmuyor. Bu suretle ulus-devlette demokrasi bizzat S-D uygulaması halini alıyor. Ama hükümet halkın tümünü temsil etmiyorsa, yani rejim demokratik değilse, ulus-devlette de bölücü S-D uygulamasına cevaz var.
Bu ilke 1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı'nda da aynen teyit edildi.
Bu bağlamda önemli bir nokta da S-D hakkını sadece 'halklar'ın kullanabilmesi. Ama halkın hukukta tanımı yok. Örneğin Filistinliler gibi, bir grup bağımsızlık mücadelesini başarıyla yürütürse, uluslararası toplumca halk olarak tanınabiliyor. Dolayısıyla halk olmak daha çok siyasi nitelik taşıyor. Ama bir halkın (yani 'demos'un) içinde muhtelif etnik gruplar (yani 'etnos'lar) olduğu düşünülürse, sırf etnik nitelikte bir grubun kendini halk olarak görmesi ve S-D hakkını kullanmaya kalkışması çok zor.
S-D'nin ulus-devletlerde uygulanmasına ilişkin bu modern anlayış çerçevesinde misakların 1. maddesi artık bizim için bölücü bir tehlike taşımıyor. Kaldı ki misakların bugüne kadarki uygulamasında bu madde hiçbir ülkeye sorun yaratmadı.
Ancak Kürtlere sürekli 'halk' diyen Avrupa Parlamentosu, DEP milletvekillerinin yargılanması üzerine 15 Aralık 1994'te aldığı kararda, 'Türk hükümetinin ülkenin tümünü temsil etmediği'ni belirterek, bölücü S-D hakkının bize karşı kullanılabileceğini kabul etti.
Kısaca, 1. maddeye uygun bir çekince koyarak hukukun gereğini yerine getirmemiz, ileride olası baş ağrılarından bizi kurtarabilir.