İktidarın sesi ve Kıbrıs

Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkileri konusunda bir toplantıya katılmak üzere geçen hafta Atina'ya gittim. Bazı izlenimlerimi aktarmak istiyorum.

Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkileri konusunda bir toplantıya katılmak üzere geçen hafta Atina'ya gittim. Bazı izlenimlerimi aktarmak istiyorum.
1988 sonunda başlayan Atina'daki görevim 1991'in ortasında bitti. Baba Papandreu'unun geçirdiği hastalıklar dolayısıyla bir yılda üç genel seçim yapılmış; büyük umutlar bağlanan Davos süreci akim kalmış; azınlık üzerindeki baskılar 29 Ocak 1990'da sopalı saldırılara dönüşmüş; ben ayrılmadan kısa bir süre önce de '17 Kasım' Deniz Bölükbaşı'na bombalı saldırıda bulunmuştu. Üç yıl içinde Yunan Dışişleri'ndeki muhataplarımla bir kere bile Türk-Yunan ya da Kıbrıs konularını görüşmek imkânım olmadı. Sadece Türkiye'yi protesto edecek bir şey varsa, bakanlığa davet edildim. Tabii bu tür görüşmelerin havası da gergin oluyordu. Genelde altı sayfalık günlük İngilizce resmi ana bülteninin dört ila beş sayfası Türkiye'nin eleştirisine ayrılıyordu. Yunan basınının bir yılda Türkiye hakkında hemen hepsi olumsuz haber ve yorum sayısı 8 bin civarındaydı.
Bu kez havanın epeyce değişmiş olduğunu görmekten mutlu oldum. Hemen tüm konuları açıkça ve uygar biçimde konuşabildik. Bu gelişmede oğul Papandreu ile Sn. İsmail Cem'in başlattığı sürecin büyük payı olduğuna kuşku yok. Bu sürece Davos-II de denebilir. Zira yaklaşımın altında aynı mantık yatıyor. Kolay olandan başlayıp yavaş yavaş zor sorunlara gitmek amaçlanıyor. Bu çerçevede çok sayıda anlaşma imzalanmış. Yılın ilk 10 ayında ikili ticaretin 1.5 milyar dolara ulaştığı söylendi ki, benim zamanımda bu hayal dahi edilemezdi.
Kısıtlı katılımlı, küçük ve dışa kapalı olmasına rağmen, Papandreu toplantıya katılıp, uzun sayılabilecek bir konuşma yaptı. Soruları cevaplandırdı. Umutluydu. Talepkârdı. PASOK'un 2004 baharındaki genel seçimlerde bir dış politika zaferine ihtiyacı olduğu anlaşılıyordu.
Ben, Kıbrıs'ta çözüme ilişkin görüşümü anlattım. Türkiye'ye 2004 Aralık ayında giriş müzakereleri için bir tarih bile verilmezken (Verheugen'in son 'parlak' beyanına bakın) ve AB içinde din temelinde üyeliğimize karşı çıkanlar varken, Kıbrıs'ta Mayıs 2004'e kadar bir çözüme varılması ve KKTC'nin lağv edilerek Kıbrıs Türklerinin geriye dönüşü olmayan bir süreç halinde AB'ye girmesinin, her şey bir yana, iç politika açısından mümkün olmayabileceğini belirttim. Annan Planı'nın son bir kez daha müzakere edildikten sonra taraflarca imzalanmasını, Türkiye AB üyesi olurken, Kıbrıs Türklerinin de hızla uygulanacak Annan Planı'na göre Kıbrıs içinde yer alabileceğini söyledim.
Yunanlı muhataplarımdan bu öneriye ciddi bir itiraz gelmemesi iyi bir sürpriz oldu. Yunanlılar muhtemelen KKTC'de 14 Aralık seçimlerinin sonuçlarını bekliyor. Sadece yüksek bir NATO yetkilisi, Kıbrıs'ta çözüme
adım adım gidilirken Türkiye'nin de paralel bir süreçte üyeliğe doğru ilerlemesini öngören bir yol haritasının daha gerçekçi olacağını, bana ifade etti. Belki de bir ay kadar önce IHT gazetesinde Abramowitz- Wilkinson imzasıyla çıkan yazının etkisinde kalmıştı.
Duyduğuma göre, bazıları Kıbrıs'ta çözümün ertelemesini öngören bu öneriyi bazı uluslararası toplantılarda dile getirmişler ve Amerikalılardan olumsuz cevap alınca da "İşte kabul etmiyorlar" diyorlarmış. Dış politikada "Bir de böyle bir öneri var. Ne dersiniz" diye sorulmaz. Öneriler savunulur.
Ama bizde ulusal çıkarlar değil, teslimiyetçilik savunuluyor.
Asıl vahimi, hükümetin de KKTC'deki seçimleri beklediği ve kamuoyu önünde savunacağı bir politikasının olmadığı izlenimi vermesi. Bu tutum, kendimizi olayların seyrine bırakmak demek. Belirsizlik nedeniyle Sn. Denktaş da seçim platformunu Annan Planı'nın öldüğü görüşüne oturtmak zorunda kalıyor. Kendisini Türkiye'nin yerine koyup politika yapamıyor.
Hükümet YÖK'ten sonra, Cumhuriyet'in 80. yıl törenleri dolayısıyla yeniden alevlenen türban konusunda da kan kaybediyor. Böyle bir hükümetin Kıbrıs gibi zor politika konularındaki sesi de ikna edici olmayabilir. Türkiye gücünün çok altında çözümlere mahkûmmuş görüntüsü veriyor. Çok yazık.