Irak'a geniş bakış

Irak'a bakışımız doğal olarak güncel gelişmelerden etkileniyor.

Irak'a bakışımız doğal olarak güncel gelişmelerden etkileniyor. Amerika'nın asayişi sağlayamaması, Türkmenlerin geçici yönetimde yeterince temsil edilmemeleri ve PKK/KADEK'in mevcudiyetinin sona erdirilememesi zihnimizi meşgul ediyor. Bu bağlamda Irak'a asker göndermek, askerin görev yapacağı bölgenin özellikleri, yerel halkın muhtemel tepkileri ön plana çıkıyor ve BM Güvenlik Konseyi kararına gerek olup olmadığı tartışılıyor.
İleriye dönük olarak da, Bush'un 2004 seçimlerini kaybetmesi ve Demokratların kazanması halinde Amerika'nın politikasını değiştirmesi ihtimali üzerinde spekülasyon yapıyoruz. Tabii arka planda AB ya da Fransa ve Almanya ikilisiyle Amerika'nın ilişkilerinde vuku bulan tahribat dolayısıyla Atlantik ittifakının geçirmekte olduğu kriz bulunuyor.
Oysa olay çok daha geniş bir bakışı gerektiriyor. Irak, stratejik alanda birkaç kuşakta bir vuku bulan değişikliklerden birinin ilk aşamasıyla ilişkili. Yani geçen yüzyılda iki dünya savaşı ve Soğuk Savaş gibi tüm dünyayı derinlemesine etkileyecek bir stratejik döneme giriyoruz. Avrupa güçler dengesine başkaldıran Almanya dünya savaşlarına yol açmıştı.
Ulus-devlete dayalı günün siyasi yapısı ve silah teknolojisine uygun olarak da 'topyekûn' savaş tarzı ortaya çıkmıştı. Soğuk Savaş ise iki blok arasında nükleer teknolojinin yarattığı dehşet dengesi üzerine oturmuştu.
Günümüzün potansiyel güvenlik tehditleri, küreselleşmenin hâkim olduğu bir dünyada 'network' ya da şebeke tarzında örgütlenen teröristlerin kitle imha silahlarına (KİS) erişim ihtimalinden kaynaklanıyor. Irak'ta KİS'lerin hâlâ bulunmamış olması kuşkusuz kendi başına önemli. Ama bu demek değil ki, kolayca üretilen ve çok küçük olduklarından sınır ötesine taşınmaları da kolay olan bu korkunç silahlar teröristlerin eline hiçbir şekilde geçmeyecek.
Batı, önümüzdeki dönemde, 'Büyük Ortadoğu' denen ve Fas'tan Afganistan'a kadar uzanan bölgede ortaya çıkacak terörist grupların bu silahları elde etmesinden ve kendisine çevirmesinden korkuyor. Müslüman ülkelerin ekonomileri büyümüyor. Nüfus artışları çok yüksek. Umutsuz genç kuşaklar kitleler halinde Batı'ya, özellikle de AB'ye göç etmeye çalışıyor. Bu ülkeler ortak özellikleri diktatörlük olan rejimlerce yönetiliyor. Bir kısmı, komşularına açık veya örtülü saldırılarda bulunuyor. Ortadoğu'da bir türlü çözüme kavuşturulamayan İsrail-Filistin ihtilafı bölgenin istikrarını sürekli bozuyor ve İsrail'in güçlü ordusuna karşı terörizmi tek mücadele tarzı haline getiriyor. Küresel ekonomi böyle büyük ve istikrarsız bir bölgenin yaratacağı güvenlik tehditlerine açık durumda.
Atlantik ittifakının tüm üyeleri bu stratejik analize katılıyor. Aralarındaki anlaşmazlık bu tehditlere karşı nasıl bir politika izlenmesi gerektiği konusunda çıkıyor. Amerika'nın Irak'a tek taraflı askeri müdahalesi bu ihtilafın açığa çıkmasına neden oldu ve sanki stratejik değerlendirme konusunda da ihtilaf olduğu izlenimini verdi. Oysa bu doğru değil. Bir başka ifadeyle Bush seçimleri kaybetse dahi yeni Amerikan yönetimi tehdit algılamasını değiştirmeyecek.
Türkiye bu stratejik değişimin tam merkezinde bulunuyor. Soğuk Savaş sırasında Batı Almanya cephe ülkesiydi. Şimdi Türkiye bu konuma geliyor. Dolayısıyla Türkiye'nin izlenecek Batı politikası içindeki rolünü tanımlaması gerekiyor. Türkiye bu yeni stratejiden büyük yararlar sağlayabilir. Ama yararlanamazsa başına dertler gelmesini de önleyemez.
Yeni strateji, Soğuk Savaş stratejisi gibi, istikrarsız bölgeyi oluşturan ülkelerin rejimlerinin değiştirilmesini amaçlıyor. Yani Müslüman ülkelerin ekonomilerine piyasa temelinde dinamizm kazandırılacak ve siyasi rejimleri demokratikleştirilecek. Amerika'nın komünizme karşı korumak amacıyla Uzakdoğu ülkelerine dönük politikası bu ülkelerin 'kaplanlara' dönüşmesine yol açmıştı.
Sıra şimdi Müslüman dünyaya gelmişe benziyor. Tabii en önemli sorun bu hedefe savaşsız nasıl ulaşılacağında.
Türkiye, Irak'a asker yollama kararını bu geniş çerçevede değerlendirmeli.