Iraklı yeni yıl

Herhalde uzun zamandır hiçbir yeni yıl bu kadar sancılı başlamadı. Kıbrıs bağlamında, Soğuk Savaş'ın bittiği, stratejinin önemini kaybettiği, AB içinde ebedi barıştan bahsedildiği bir sırada, biraz doğuda bizim de şu veya bu şekilde katılacağımız 'stratejik' bir savaş çıkmak üzere.

Herhalde uzun zamandır hiçbir yeni yıl bu kadar sancılı başlamadı. Kıbrıs bağlamında, Soğuk Savaş'ın bittiği, stratejinin önemini kaybettiği, AB içinde ebedi barıştan bahsedildiği bir sırada, biraz doğuda bizim de şu veya bu şekilde katılacağımız 'stratejik' bir savaş çıkmak üzere.
Amerika da barışçı çözümden söz ediyor, ama bundan Saddam'ın kendi isteğiyle ülkeden ayrılmasını anlıyor. O zaman dahi yeni rejimin kurulması için Irak'ı işgal edebilecek. Saddam gitmezse, denetçilerin raporu Amerika'nın müdahalesini durduramayacak. Zira harekât için Amerika'nın yeni bir BM Güvenlik Konseyi kararına ihtiyacı yok. Bu yetki kendisine 1441 sayılı kararla zaten verilmiş. Yani barışçı çözüm ihtimali çok az.
Amerika barıştan bahsederken bir yandan da yığınak yapmak zorunda. Çünkü harekâtın 2003 Şubat ortasında başlaması zorunlu. Amerika'yla mevcut stratejik ilişkiler çerçevesinde harekât sırasında zaten çok yoğun bir işbirliği yapılacak. Sorun, önemli sayıda Amerikan kuvvetinin
Türkiye üzerinden kuzey Irak'ta cephe açmasına izin verilip verilmemesi noktasında toplanıyor. Yani savaş olursa bir şekilde katılacağız da, Güneydoğu bölgesine Amerikan kuvvet yığınağı konusunda tereddüdümüz var. Bu bağlamda hükümetin çok zor bir siyasi tercih yapması gerekiyor.
Konuya ilişkin karar verilirken bazı noktalar gözden kaçmamalı. Sn. Gül'ün geçen gün yayın yönetmenlerine söylediği gibi, Saddam "Elinde kitle imha silahları bulunan ve bunu kendi halkına karşı kullanmış olan bir diktatör". İran'a ve Kuveyt'e nedensiz saldırdı ve bir milyon insanın ölümüne yol açtı. 1991'den bu yana demokratikleşme için birkaç mütevazı adım atmaktan bile kaçındı. 1998'de silah denetçilerini ülkeden atarak, 1991'de Körfez Savaşı sonunda alınan 678 sayılı karara göre tesis edilen ateşkesin fiilen kalkmasına, yani savaş halinin geri dönmesine yol açtı.
Saddam iktidarda kaldıkça ekonomik ambargonun kalkması, petrol üretiminin eski düzeyine çıkması, ekonominin büyümesi, biz dahil dış dünyayla ticaretin başlaması, çocukların ilaçsızlıktan, halkın yoksulluktan kurtulması yani Irak'ın bölge ve dünya ile ilişkilerinin normalleşmesi imkânsız. Irak'ın bu üçe bölünmüş durumu devam ettikçe de, özellikle kuzeyde yeni oluşumların devletleşme ve ülkenin toprak bütünlüğünü bozma tehlikesi güçlenecek. Silahlı müdahale olmadan yani barışçı yöntemlerle bu durumun değişmesi artık imkânsız görünüyor. Böyle bir ihtimal var idiyse, Saddam bunu 1991-2002 arasında fütursuzca harcadı.
Türkiye'nin bu harekâta katılmasını, harekâtın zararlarının tazmin ve telafisine bağlamak hata olur. Türkiye'nin müdahaleye katılma amacı, BM Yasası'na göre her şeyin üstünde Irak'ın normalleşmesini ve toprak bütünlüğünün korunmasını sağlamak olmalı. Bölge barış ve istikrarı buna bağlı. Irak'ın toprak bütünlüğünü yarım yüzyıldır tehdit eden Kürt sorunu demokratik ve silahsızlandırılmış bir Irak'ta, demokratikleştirilen ve silahsızlaştırılan bir Kürt özerk birimiyle çözümlenmeli. Kürtler bölge ve ülke haritasını sınırsız siyasi ihtiraslarına göre Musul ve Kerkük'ü de kapsayacak şekilde değiştiremeyeceklerini anlayıp, demokrasiyle yetinmeyi öğrenmeli.
Siyasi hakları gasp edilen, zaman zaman Kürtlerin saldırısına uğrayıp katledilen ve dağıtılan, merkezi hükümetçe de ezilen Türkmenlerin statüsü, 1932 Deklarasyonu'nda öngörülen düzeye çıkarılmalı. Onlar da Kürtlerle aynı hukuki statüye kavuşturulmalı.
Türkiye'nin, Saddam'ın ilkel ve saldırgan politikasıyla Irak halkının başına açtığı felaketi tek başına ne engelleme sorumluluğu ne de gücü var. Hükümetin görevi son derece zor bir dünyada sadece ve sadece Türkiye'nin milli çıkarlarını korumak. Bunda utanılacak bir şey de yok. Bunu ancak
kendi stratejisini saptayıp, halka cesaretle anlatarak ve desteğini sağlayarak başarır. Aksi halde ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranamadığı bir durum ortaya çıkar ki, sonunda hem AKP hükümeti, hem Türkiye, hem de bölge istikrarsızlaşır ya da istikrarsızlaştırılır.