İslam 'bloku'

Amerika'nın Irak'a askeri müdahalesi başarıyla tamamlandı. Şiilerin tutumu dolayısıyla Irak'ta güçlüklerle karşılaşılacağı anlaşılıyor.

Amerika'nın Irak'a askeri müdahalesi başarıyla tamamlandı. Şiilerin tutumu dolayısıyla Irak'ta güçlüklerle karşılaşılacağı anlaşılıyor. Suriye üzerine yoğunlaşan baskılar, bir yandan Oslo sürecinin 3. bacağını tamamlamayı, öte yandan da İsrail-Filistin ihtilafının girdiği terörizm kısırdöngüsünü kırmayı amaçlıyor. Yarın Suudi Arabistan ve İran'a ilişkin hedefler de ortaya çıkabilir.
Bu gelişmeler, 1948-91 arasında Amerika'nın Sovyet blokuna karşı izlediği politikayı anımsatıyor. İslam ülkeleri ve özellikle de Arap ülkeler grubu bir blok olarak alındığında, Sovyetler'e bazı bakımlardan kabaca benzetilebilir. Sovyet bloku Batı karşıtı komünist ideoloji üzerine kurulmuştu. İslam coğrafyasındaysa, din, farklı yoğunlukta olmakla birlikte, Batı karşıtı bir siyasi ideoloji olarak kullanılıyor. Müslüman Arap ülkeleri de, Sovyet bloku gibi demokratik rejime sahip değiller. Bir kısmı dinle hanedan, diğer kısmı teokratik, nihayet bazıları da laik otoriter rejimler altındalar. Hepsinde dinden gelen sosyal ve rejimden gelen siyasal baskılar yüzünden özgürlükler gelişemiyor; ilkel piyasa şartlarından kurtulamayan ekonomileri küreselleşme içinde yer edinemiyor. Sovyetler Birliği gibi İslam ülkelerinin önemli bir bölümü de hammadde ya da petrol ekonomisi düzeyinde kalıyor. Sovyet bloku Batı'ya karşı nasıl nükleer bir tehdit oluşturuyor idiyse, İslam ülkeleri de Amerika'ya ve İsrail'e karşı asimetrik terörist tehdit oluşturuyor. Hatta Cezayir ve Mısır gibi ülkelerin içinde radikal İslamcı terörizm var.
Amerika'nın böyle bir değerlendirme yaptığı varsayılırsa, Sovyet blokuna karşı izlediği politika gibi, İslam blokunu da dönüştürmeyi amaçlamış olması mümkün. Zaten Amerika; İslam ülkelerinin demokratikleşmesi halinde terörizm üretmeyeceğini, kaynaklarını kitle imha silahlarına harcamayacağını, komşularına saldırmayacağını ve Filistin sorununun daha kolay çözümlenebileceğini açıkça söylüyor. Bu yaklaşım Amerika'nın kendi değerlerine ve kendisi için tasavvur ettiği tarihi misyona da uygun.
Belli tarihi ve kültürel özellikleri olan bir ülkeler topluluğunun iç yapısını değiştirmek, ancak çok uzun vadeli bir politikayla mümkün olabilir. Bu durumda Amerika'nın işe Irak'la başlamış olması ama orada durmaması gerekir. Şimdi karşılaşmakta olduğu güçlüklerden dolayı Irak'ı terk etmesi ihtimali de çok zayıf.
Bu politikayı diğer Arap ve İslam ülkelerine uygulamak için mutlaka silaha başvurması da gerekmiyor. Irak'ın olağanüstü stratejik yerinden yararlanarak, çevre ülkelere baskı yapabilir. Irak petrolleri üzerinde hâkimiyet kurduktan ve Hazar enerji koridorunu Akdeniz'e bağladıktan sonra OPEC'i zayıflatmak hatta dağıtmak, fiyatları düşürüp Suudi Arabistan ve İran'ı (bu arada Rusya'yı), fiyatları yükselterek Çin'i ekonomik açıdan zor duruma düşürmek imkânlarına sahip olacak.
Bu şartlar altında Amerika'nın Irak'a müdahale için kullandığı önalma (preemption) tarzı meşru savunma kavramına artık ihtiyacı kalmayabilir. Uluslararası düzen kurmaya elverişli olmayan, tersine diğer ülkelerin de başvurması halinde kaos yaratabilecek olan bu kavramı bırakması, BM Güvenlik Konseyi'nin eski gücüne kavuşmasını sağlayabilir. Amerika'nın Irak'a müdahalesini engelleyemeyen Fransa-Almanya ikilisi, bir yandan Amerika'yla işbirliğine dönerken, öte yandan da De Gaulle'ün Sovyetler'e karşı uyguladığı 'yumuşama' politikası gibi, Arap ülkeleriyle zaten iyi olan ilişkilerini koruyabilirler.
Böyle bir blok politikası bağlamında Türkiye'nin müstakbel yeri, Sovyetler'in yanı başındaki Yugoslavya ve Avusturya'nın yerine benzetilebilir. Yugoslavya komünist olmasına karşılık Sovyet blokundan bağımsızdı. Avusturya ise Batı savunmasının dışında olmakla birlikte demokrasiydi ve piyasa ekonomisine sahipti. Türkiye Müslüman nüfusa sahip bir ülke olarak bölge kültürünün bir parçası olmakla birlikte, Batı savunma sisteminin içinde yer alıyor. Ama en önemlisi demokrasisi ve gelişen piyasa ekonomisiyle model değilse bile örnek oluşturuyor.
'Teşbihte hata yoktur.'