İsmail Cem

İsmail Cem'in elim kaybı, kadirşinas Türk halkının hiçbir düzenleme olmadan kitleler halinde cenazeye koşmasına yol açtı.

İsmail Cem'in elim kaybı, kadirşinas Türk halkının hiçbir düzenleme olmadan kitleler halinde cenazeye koşmasına yol açtı. Hrant Dink cinayetinin toz dumanı olmasaydı, İsmail Cem'e ve hizmetlerine layık olduğu önemi belki daha iyi verebilirdik.
Sn. Cem'in bakan olmasıyla benim bakanlıktan ayrılmam arasında çok az bir zaman geçti.
Yurtdışı görevde olduğumdan, kendisiyle yakın ilişki içine giremedim. Ama nasıl bir bakan olduğu hakkında bir fikrim oldu.
Dışişleri Bakanlığı ulusal çıkarların savunulması ve dış güvenliğin sağlanmasında merkezi role sahip. Bu işi, demokratik rejimin doğası gereği, siyasi iktidarın talimatları altında yapar. Siyasi iktidarlar da bugüne kadar Dışişleri Bakanlığı'na en kaliteli mensuplarını vermeye özen göstermişlerdir.
Belki de bu nedenlerle Dışişleri'nde seçilmiş-atanmış çatışması sorunu yaşanmamıştır.
Bu genel saptama İsmail Cem için yetersiz kalıyor. Zira Cem ile bakanlık arasında doğal, kendiliğinden bir uyum vardı. Her iki taraf da aynı kültür kökeninden geliyordu. Çok yakın dünya görüşüne sahiptiler. Dış politika yaklaşımları da daha başından birbirine benziyordu.
Cem, değil bakanlık ortalaması, bakanlığın en kaliteli elemanları düzeyinde bir eğitim almıştı. İki dile hâkimdi. Zarifti, görgülüydü, sofistikeydi. Fazladan diplomaside çok gerekli olmadığı düşünülen geniş bir entelektüel kapasiteye sahipti.
Bu yönüyle, pragmatizme en yüksek değeri veren ve entelektüalizmin pragmatizmi bozacağını düşünen, bizden önceki kuşak tarafından eleştirildi.
Bu eleştirinin bir nedeni de Cem'in daha gençlik yıllarında Türkiye'nin geri kalmışlığına ve dünyanın eşitsiz düzenine ilişkin çalışmalarıydı. Bizden önceki kuşak Türkiye'nin Batı vokasyonunu savunurken, Türkiye'yi adeta gelişmiş bir ülke farz ediyor, savaş sonu Batı hâkimiyetindeki uluslararası düzeniyse eleştiri üstü tutuyordu.
Oysa Cem kitaplarında, Batı'ya dönük duruşumuzu kabul etmekle birlikte, Türkiye'nin gelişme yolunda bir ülke politikası izlemesini ve dünya düzeninin gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmasına uygun hale getirilmesini savunuyordu. Cem'in bu görüşleri bakan olmasından 20 yıl önce bakanlığa girdi ve Türkiye 1977'den itibaren BM forumlarında Cem'in öngördüğü politikaları uygulamaya başladı. Entelektüel yaklaşım pragmatizme galebe çalmıştı.
Cem'in bakanlığı sırasında en önemli gelişme Türk-Yunan yakınlaşması oldu. Cem talihliydi, karşısında Yunanistan'da nadir bulunan Papandreu gibi bir devlet adamı vardı. Mizaçları uydu, dost oldular. Ülkelerinin çıkarlarını Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde gördüler. Sorunların çözümünden kaçan, AB üyelik sürecinde Rum/Yunan veto şantajıyla taviz koparma macerasına yönelen Karamanlis'in ilişkilerimizi getirdiği tehlikeli noktada, Cem ve Papandreu'nun başarısını daha iyi takdir ediyoruz.
Cem bir süredir Türkiye'nin AB ve AB'nin Türkiye politikasını şiddetle eleştiriyordu. Kendisinin başlatmada büyük pay sahibi olduğu adaylık sürecinin, bu politikalar yüzünden bizi tam üyeliğe götüremeyeceğini görüyordu. Bu tutumu AB üyelik karşıtlığı olarak gören bazı medya mensuplarına, 'Allah akıl fikir ihsan etsin' demekten başka ne söylenebilir?
Cem'in Dışişleri Bakanlığı'nın ötesinde siyasi ihtirası olduğu biliniyor. Buna hakkı olduğuna da hiç kuşku yok. Burada iki nokta dikkat çekiyor. Kendinize önceden böyle bir hedef koymanız halinde, aktif siyaset hayatınızda birçok şeyi yapmaktan kaçınmak zorunda kalabiliyorsunuz. Zira yapılması gereken şeyler hem liderinizde hem de partinizin yönetici elitinde rahatsızlık yaratabiliyor. Sanırım Cem gerekeni yapmakla ihtiyatlı olma arasındaki bu sıkışıklığı sürekli hissetti.
Öte yandan, siyaseti normal bir ülkede yaşıyor olsaydık, Sn. Ecevit'in hastalanır hastalanmaz, başbakanlığı bırakması ve Cem'in normal yollardan başbakan olması gerekirdi. Bu olsaydı Türkiye bugün çok farklı bir durumda, Cem de hayatta olabilirdi.
Cem'i Türkiye'deki siyaset, daha çok da Türk solundaki siyaset öldürdü.
Ama yaptıkları yeter. Ruhu şad olsun.