Kıbrıs'ın çözümünde AB farkı

Deniyor ki "Kıbrıs sorununun çözümü, bize giriş müzakereleri için tarih verilmesini kolaylaştırarak AB üyeliği yolunda ilerlememizi sağlayacak. AB'ye giremezsek bile Kıbrıs'ta çözüme ulaşılması zaten gerekli.

Deniyor ki "Kıbrıs sorununun çözümü, bize giriş müzakereleri için tarih verilmesini kolaylaştırarak AB üyeliği yolunda ilerlememizi sağlayacak. AB'ye giremezsek bile Kıbrıs'ta çözüme ulaşılması zaten gerekli.
Bu nedenle bize giriş müzakereleri için takvim verilmese
dahi Annan Planı çerçevesinde çözüm için çalışmalıyız. Kaldı ki Kıbrıs Türkleri de öyle istiyor. Çözümle birlikte AB'ye girecek Kıbrıs Türkleri refaha kavuşacaklar vb."
İlk bakışta hiç de haksız görünmeyen bu değerlendirmeyi yakından inceleyince bazı ciddi sakıncaları olduğu hemen ortaya çıkıyor. Bu sakıncalar, çelişkili görünmekle birlikte, çözümden sonra Kıbrıs'ın AB üyesi olacak olmasından kaynaklanıyor. Yani Kıbrıs, çözümü takiben
AB üyesi olmasaydı, Annan Planı çerçevesinde bir çözüme varılması belki daha kolay olurdu.
Ne demek istediğimi açıklayayım: Kıbrıs devletini kuran 1960 anlaşmalar sisteminin birkaç ana unsurundan biri de 'Temel Belge'nin değiştirilemez 23. maddesi. Bu maddeye göre Kıbrıs, garantör ülkeler olan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'ye 'en ziyade müsaadeye mazhar ülke muamelesi yapacaktır.' Bir başka ifadeyle, Kıbrıs üç garantör ülkeye eşit mesafede kalacak, birine tanıdığı hakları diğer ikisine de tanıyacak. Böylece Kıbrıs üzerinde bir garantör ülkenin etki ve nüfuzu diğerlerinden fazla olmayacak.
Kıbrıs, çözümden sonra AB üyesi olmasaydı, Annan Planı'na göre yeniden yapılandırılacak Kıbrıs'ta İngiltere ve daha da önemlisi Yunanistan, Türkiye'nin üstünde hak ve yetkilere sahip olamayacaktı. Oysa AB'ye giren Kıbrıs'la ilgili olarak Yunanistan ve İngiltere, üyelikten kaynaklanan yoğun ilişkiler ağı çerçevesinde büyük imkânlardan yararlanabilecek. Türkiye ise AB üyesi olmadığı sürece bu imkânlardan yoksun kalacak. Bu durumda iki garantör ülkenin Kıbrıs'a ilişkin hak ve yetkileriyle Türkiye'ninkiler arasında 1960'ta kurulan denge Türkiye aleyhine bozulacak. Bu eşitsizlik kendisini özellikle gayrimenkul alımında gösterecek. Belli bir süre sonra Kuzey Kıbrıs'taki Türk emlakı Yunan sermayesinin de yardımıyla Rumlar tarafından satın alınabilecek.
Şimdi denebilir ki, Annan planı bu nedenle Kıbrıs Türklerini, Kıbrıs Rumları ve Yunanistan'ın çözümle birlikte artacak nüfuzuna karşı koruyucu bazı özel haklar kabul ediyor. Kıbrıs sorunu Mayıs 2004'ten önce çözümlenir ve çözüm anlaşması Kıbrıs'ın AB Katılım Antlaşması'na eklenirse bu haklar hukuken tescil edilmiş olacak. O tarihten sonra sorun çözümlenirse Kıbrıs Türkleri bu koruyucu özel haklardan da yoksun olarak, muhtemelen azınlık statüsünde AB'ye girebilecek.
Önce Annan Planı'nda Kıbrıs Türkleri lehine getirilen özel hakların moratoryum denen belli süreler sonunda kalkacağını söylemek gerekir. Özel koruma önlemlerinin geçerli olduğu dönemde Türkiye üye olursa sorun bir dereceye kadar hafiflemiş olacak. Ancak Türkiye'nin AB'ye hiç üye olmaması ihtimali de göz ardı edilemez. Kaldı ki Kıbrıs Rumları ve Yunanlılar, devlet olarak değilse bile, bireysel olarak Lüksemburg Adalet Divanı'na başvurarak, AB mevzuatının kendilerine verdiği hakların, Annan Planı'ndaki özel haklar nedeniyle yok sayılamayacağını ileri sürebilirler. Bu mahkemenin genel eğilimi, ihtilaf halinde AB mevzuatının üstünlüğünü hükme bağlama yönünde. Nihayet Annan Planı'nda Kıbrıs Türkleri lehine tesis edilen koruyucu hükümler, 1960 sisteminde garantör ülkeler arasında kurulmuş olan dengeyi idame ettirmeye yetecek düzeyde değil.
Bu nedenlerle Annan Planı'na göre sorunu çözümlenmiş Kıbrıs'ın Kıbrıslı Türklerle birlikte AB'ye girmesi, Türkiye'nin 1960 sistemiyle tanınmış hak ve yetkilerini, diğer iki garantör ülke lehine kısıtlayacak. Buna Garanti Antlaşması'nın da anlamını yitirmesi eklenecek. Kısaca Kıbrıs Türkleri, Türkiye tarafından etkin biçimde korunamayacak.
Sorun Annan Planı temelinde çözümlense bile, KKTC'nin Türkiye ile birlikte üye olması önerisinin altında yatan gerekçelerden biri de bu.