Kıbrıs'ta 'hayır' kazandı

Klerides'in BM planını imzalama ihtimali zayıftı. Seçimi açıkça 'hayır' diyen rakibi kazandı.

Kıbrıs Rum tarafında seçimlerin sonucu sürpriz oldu. Papadopulos'un ilk turda kazanacağı tahmin edilmiyordu. Klerides'in ikinci turu az farkla da olsa kazanacağı düşünülüyordu. Dış politika işte böyle belirsizliklerle dolu. Tüm tutumunuzu her şeyin olduğu gibi devam edeceği varsayımına göre ayarlıyorsunuz. Sonra beklenmedik bir gelişme oluyor. Ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Tevekkeli dememişler, 'Hiç beklemediğinizi en çok beklemelisiniz' diye.
Klerides kazansaydı, yakında son versiyonu elimize geçecek Annan paketini imzalayacak mıydı? Bence bu ihtimal sanıldığı kadar yüksek değildi. Ama Klerides bunu açıkça söyleyemedi. Belki de bu yüzden, Annan paketine açıkça karşı çıkan rakibi karşısında seçimi kaybetti.
12-13 Aralık 2002'de yapılan Kopenhag zirvesinde alınan kararla Güney Kıbrıs'ın adanın tümünü temsilen AB üyesi olması kararlaştırıldı. Bu kararın metni öyle kaleme alınmış ki, Kıbrıs sorununa çözüm bulunmasa da geçerliliğini koruyor. Ama o noktada durmuyor. Rumlar, Annan paketini imzalamasalar bile AB üyesi oluyorlar. Hatta Türk tarafı imzalamış olsa, Rum tarafıysa imzalamasa yine AB'ye giriyorlar. Bu bir yorum ya da tahmin değil, bir duyum. Böylesine saçma bir seçenekle karşı karşıya isek, basınımızın görevi bunu De Soto-Weston-Hannay'a doğrulatmak veya yalanlatmak olmalı.
Eğer bu duyum doğruysa, iki temel soruya cevap bulmamız gerekiyor. Kıbrıs Rumları, Annan paketini imzalamazlarsa dahi AB üyesi olacaklarsa, önce üye olup, sonra da Türk tarafının AB üyesi olmak için her türlü ödüne hazır olduğu varsayımıyla, kabul edilmesi çok zor olan bir paketi sunma yolunu seçmeleri doğal olacak. O zaman ilk soru Sn. Denktaş'ın Annan paketini müzakere etmekle neyi amaçladığı oluyor. Zira Annan paketini imzalamak dahi Kıbrıs Türklerini Rumlarla birlikte AB üyesi yapmaya yetmiyor.
Rumların, Annan paketini imzalamadan AB üyesi olmaları halinde, Türk tarafının Annan paketinden de ağır bir Rum-Yunan öneri paketini kabul etmesine de imkân bulunmadığına göre, Türkiye'nin AB üyeliği serüveninin sona erip ermeyeceği ikinci soruyu oluşturuyor..
Bu noktada hafızamızı tazelemekte yarar olabilir. Sn. Erdoğan'ın Atina ziyaretinin hemen ertesinde, bir AB toplantısından dönen Papandreu'nun Yunan basınına verdiği demeçten, Verheugen'ın Kopenhag zirvesinde Güney Kıbrıs'ın AB üyesi olması ve Kuzey Kıbrıs'ta AB mevzuatının uygulamasının askıya alınması önerisinde bulunduğunu öğrenmiştik. Bu öneriye karşı Papandreu, Kuzeyin zaman içinde tanınmasından endişe ettiğini söylemişti. Şimdi Kopenhag'da kabul edilen Verheugen'ın bu önerisinin Türkiye'nin AB üyeliğini tam olarak tıkadığını görüyoruz.
Tabii, AB üyeliğini tüm dış politika hedeflerinin üstünde tutan bazı arkadaşlarımız, 'Türk tarafı Annan paketinin 2. versiyonunu Kopenhag zirvesi sırasında imzalasaydı bu duruma düşmemiş olacaktık' diyebilirler. Dışişleri Bakanlığı'ndan ayrılıp Radikal'de yazmaya başladıktan sonra bakanlığın dış politika konularında aşırı ketum olmasının yanlış, hatta zararlı olabileceğini açık şekilde gördüm. Türk basınında birçok köşe yazarı 2002 yılı boyunca Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün tek nedeni olarak Sn. Denktaş'ı gösterdi. Zira karşı taraf basına geniş bilgi verirken, biz olan biteni bir sır gibi sakladığımızdan, De Cuellar paketi ile Butros Ghali 'Fikirler Dizisi'nin hemen tümüyle Sn. Denktaş tarafından kabul edildiğini ve Rum tarafınca reddedildiğini hatırlamıyor, hatta bilmiyorlardı. Bu gizlilik perdesi Kopenhag zirvesi hakkında da devam ediyor ve bizim haksızlığımıza hükmedilmesine yol açıyor.
AB eğer Miloşeviç'in paralarını aklayan, Küçük Kaymaklı katliamına katılmış bir eski EOKA teröristinin Annan paketini imzalamaması halinde dahi, Rum tarafını Kıbrıs'ın tümünü temsilen AB üyesi yaparsa, Türkiye'yi AB üyesi yapmak istemediğini, bu amaçla Kıbrıs sorununu kullandığını, Türk-Yunan ilişkilerini ve Doğu Akdeniz'i bilerek istikrarsızlık ve çatışmaya ittiğini kabul etmekten başka çaremiz kalmayacak.
Kaderimiz buysa bunu da yaşarız.