Kişilikli-teslimiyetçi

KKTC'deki seçimler hem Kuzey Kıbrıs hem de Türkiye kamuoyunu derinlemesine böldü. Sorunun Annan paketine göre 1 Mayıs 2004'ten önce çözümlenmesini ve Kıbrıs Türklerinin Rumlarla birlikte AB'ye girmesini savunanlara</br>'teslimiyetçi' deniyor.

KKTC'deki seçimler hem Kuzey Kıbrıs hem de Türkiye kamuoyunu derinlemesine böldü. Sorunun Annan paketine göre 1 Mayıs 2004'ten önce çözümlenmesini ve Kıbrıs Türklerinin Rumlarla birlikte AB'ye girmesini savunanlara
'teslimiyetçi' deniyor.
Bu deyim haklı mı?
KKTC muhalefeti ve Türkiye'deki 'liberal'lere göre Kıbrıs politikamız iflas etti. Diyorlar ki 'KKTC'yi kimse tanımıyor; Kıbrıs Türkleri üzerindeki ambargoyu kaldırmıyorlar; AB 1990'da Kıbrıs Rumlarını Kıbrıs'ın tümü adına üyelik sürecine soktu ve 1 Mayıs 2004'te de üye yapacak; Rumlar AB'ye yalnız girerlerse bizim AB üyeliğimizi engelleyecekler; Türkiye AB toprağını işgal etmiş sayılacak; Rumları devlet olarak tanımak ve gümrük birliği yapmak zorunda kalacak; Türkiye'de büyükelçilik açacaklar; Türkiye tazminatı ödemekle Loizidu davasını kaybetti; binlerle yeni davada milyarlarla dolar tazminata mahkûm olacak; bunları ödemezsek Avrupa Konseyi'nden ve Avrupa'dan atılacağız; Kıbrıs sorunu çözümlenemezse ve Türkiye AB üyesi olamazsa ekonomimiz çökecek; 3. lige düşeceğiz; demokrasimiz gelişemeyecek' vb.
İşin püf noktası olan 'Kıbrıs'ta çözüm olsa bile AB üyeliğimizin bir garantisi var mı' sorusuna karşı lafı geveliyorlar.
Aynı çevreler milliyetçilik kisvesi altında, 'Keşke KKTC tanınsaydı da Annan paketine ihtiyaç olmasaydı' dedikten sonra, bu paketin 'mükemmel' olmadığını; ancak Rum tarafının itirazlarından 'adil' olduğu sonucunun
çıktığını, objektif bir analiz gibi sunuyorlar.
Tüm bu konularda Türk tarafının haklı olup olmadığı sorusuna, 'Tabii haklı ama dünyanın gerçeklerini değiştiremeyiz. AB ve ABD'nin tutumunu etkilemeye gücümüz yetmez' cevabını veriyorlar.
Rumların AB üyesi yapılmasının 1960 antlaşmalarına, ambargonun ise BM yasasına aykırı olup olmadığı sorusuna karşı da, 'Sorun hukuki değil siyasi. Batı, bizim hukuk tezlerimize zaten önem vermiyor' diyorlar.
Daha da ileri gidenleri, 'Türkiye adaya 1960 rejimini geri getirmek için gitti. Stratejik değeri var diye şimdi çıkmak istemiyor' karşılığını veriyorlar. 1968'de başlayan toplumlararası müzakerelerin 'yeni bir rejim' yaratmayı amaçladığını ve bu oluncaya kadar kuvvetlerimizin çekilmesini kimsenin hukuken isteyemediğini unutuyorlar.
Türkiye'nin işgalci olamayacağını; zira 1974 müdahalesinin yasal olduğunu AKPM'nin aynı yıl, Yunan mahkemesinin 1979'da karara bağladığını; tüm BM Güvenlik Konseyi kararlarının, BM yasası 7. değil, 6. bölüm tahtında alındığını; AB'nin 'gümrük alanı' dışında toprak kavramı bulunmadığını sanki bilmiyorlar.
Kıbrıs Anayasası'nın Türkiye'nin üye olmadığı bir uluslararası kuruluşa Kıbrıs'ın üye olamayacağı yolundaki değiştirilemez hükmüne ve Garanti Antlaşması'nın 'Kıbrıs hiçbir devletle ekonomik ve siyasi birlik kuramaz' yasağına karşılık, bu hükümlerin yürürlükten kalktığı ve AB'nin ne 'devlet' ne de 'uluslararası kuruluş' olduğu şeklinde cevaplıyorlar. Türkiye'nin hukuk tezlerini çalışmak zahmetine girmeden, BM'ye göre 1960 antlaşmalarının yürürlükte olduğunu da göz ardı ederek, AB ve Rum/Yunan tarafının karşı hukuk tezlerini bize karşı kullanıyorlar.
Görüldüğü üzere bu tutum 'Türkiye haklı ama başka bir şey yapmaya gücü yetmez'den 'Hukuken de haklı değil' noktasına kadar uzanıyor.
Bu kesimler Kıbrıs politikasının 'iflasından' 'çözümü istemeyen' Denktaş'ı sorumlu tutuyorlar. Klerides'in 'Uzlaşmaz olan bizdik ama suçu Denktaş'a yükledik' itirafına karşı da, sanki Rumların uzlaşmazlığını sürekli eleştirmişler gibi, 'Ne yapalım Denktaş da uzlaşmaz görünmeseydi' diye sıyrılmaya çabalıyorlar.
Demokratik ülke kamuoyları önemli konularda farklı görüşler arasında bölünebilir. Ancak her bölüm yine de o ülkenin çıkarlarını savunur. Bizde ya güçsüzlük ya hukukun geçersizliği ya da hukuken haksız olduğumuz gerekçeleriyle bu kesim ulusal çıkarımızı savunmuyor.
Teslimiyetçilik bu.
İngilizce ve Fransızcada bu anlamda teslimiyetçiliğin karşılığı yok. Onlar 'defeatist' (yenik) sözcüğünü kullanıyor.
Bu dillerde 'kişilikli' dış politika deyimi de yok. İçlerinde teslimiyetçi olmadığından bu deyime de ihtiyaç duymamışlar.