Küreselleşme

Genelkurmay'a bağlı bir düşünce merkezi olan SAREM'in 29-30 Mayıs tarihlerinde İstanbul'da yapılan 'Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik' konulu sempozyumuna katıldım.

Genelkurmay'a bağlı bir düşünce merkezi olan SAREM'in 29-30 Mayıs tarihlerinde İstanbul'da yapılan 'Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik' konulu sempozyumuna katıldım. Toplantıya yarıya yakını yabancı uzman olmak üzere 30 civarında konuşmacı katkıda bulundu.
Küreselleşme, değişim gibi, Türk basınında Batı basınına oranla çok daha fazla kullanılan bir kavram. Ama bundan ne kastedildiği her zaman açık biçimde belirtilmiyor. Daha çok muğlak bir dışa dönük değişim hedefi için bir sav olarak kullanılıyor. Küreselleşmenin zararlarına hiç değinmeyen güçlü savunucuları var. Bunlar iyi. Küreselleşmeye, Batı ya da Amerikan emperyalizminin dünya hâkimiyeti için yoktan var ettiği bir 'proje' olarak bakanlar var. Bunlar da kötü. Sempozyum bu karmaşaya açıklık getirmesi açısından başarılı oldu.
Küreselleşme olgusu şöyle anlatılabilir:
Kapitalist ekonomi sürekli büyümek zorunda. II. Dünya Savaşı sonu dönemde Batı ülkeleri, daha çok Keynesçi politikaların bir aracı olan iç talebin büyümesi yoluyla refah devleti hedefine ulaştı. Bundan sonra ekonomik büyüme, teknolojinin sürekli gelişmesinin yanında, piyasaların genişlemesi yoluyla gerçekleştirildi. Bu ise bir süreç halinde uygulanan liberalizasyonla sağlandı.
Bu amaçla akademisyenler neo-klasik ekonomik modele dönüşü savunurken, OECD rekabete açık ekonomi için yapısal uyum politikalarını geliştirdi. Önce GATT, sonra WTO ticaret, hizmetler ve yatırımlarda serbesti için bir dizi müzakere 'round'u tertipledi. IMF ve IBRD bu politikaları ülkelere uygulattılar. Bu açıdan küreselleşmenin büyük ölçüde uluslararası ekonomik kurumlarca yaratıldığı dahi söylenebilir.
Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki dev adımlar bu ekonomik çerçevede dünya ekonomisinin bütünleşmesine katkıda bulundu.
Bu gelişmeler devletlerin politika araçlarını elinden alarak ekonomi üzerindeki etkisini azalttı. Dünyadaki en yüksek rekabet gücüne sahip ülkelerle rekabet etme mecburiyeti, sermayenin dışarı kaçmasını önlemek için vergilerin düşmesine, bu ise devlet yatırım ve sosyal güvenlik harcamalarının azalmasına yol açtı. Refah devleti geriledi. Sendikalar güçsüzleşti. Tam istihdam hedefi tarihe karıştı. Gelir dağılımına doğrudan müdahale imkânları azaldı. Sanayi ülkelerinde azaltılamayan bir yapısal işsizlik ve toplum dışına atılmış kitleler ortaya çıktı.
Gelişme yolundaki ülkelerin (GYÜ) 'kalkınma'sıysa kavram olarak bile ortadan kalkmaya başladı.
Tüm ülkelere ekonomik gelişme için uluslararası finans ve yatırımı çekmenin ötesinde fazla bir seçenek kalmadı.
Bu gelişmeler etkilerini siyaset üzerinde de göstermekte gecikmedi. Halkın temel ihtiyaçlarını karşılayamayan devlete sadakat azaldı. Küreselleşmenin hukuk devleti, demokrasi ve özgürlüklerle birlikte gitmesi sonucu, dış ilişkilerde devlet egemenliği daralmaya başladı. İnsani müdahale kavramı geliştirildi. Supranasyonal otoriteye egemenlik devri sürecine girildi. Ulusal kimlikler zayıfladı. Yerel ve köktendinci kimliklere dönüş oldu.
Bu durumda özellikle bazı Afrika ülkeleri devletliklerini yitirerek fiilen uluslararası sistemin dışına çıktı. Uzakdoğu ülkeleri hariç, ama eski komünist ülkeler dahil, diğer GYÜ'ler yarı başarılı yarı başarısız sonuçlar elde etti. Dünya ekonomisi genelde büyüdü, ama en düşük gelir grubunda sayıca artış, gelirce düşüş oldu.
1991'de Sovyetlerin yıkılışıyla Amerika'nın tek süpergüç olması küreselleşmeyle ilişkisi olmayan bir olay. Terörizm gibi tehditler de çok eskilerden beri süregeliyor. Fark, küreselleşmenin özellikle mevcut 'soft' güvenlik sorunlarını ağırlaştırmasından ve küreselleşme dışında kalan ülkelerin politikalarından kaynaklanıyor.
Uluslararası düzen olmadan barışı sağlamak imkânsız.
Kant, barışı ancak cumhuriyetlerin (bugünün diliyle ulus-devletlerin) sözleşmelerle kurabileceğini söylüyor. Bu durumda iki soru akla geliyor: Küreselleşme ulus-devleti yıpratırken uluslararası düzen nasıl kurulabilir? Sermayesi ve teknolojisiyle küreselleşmenin de itici gücü olan Amerika'nın, diğer ülkelerle kıyas kabul etmez gücü ışığında, uluslararası düzeni adil biçimde yönetmesi nasıl sağlanabilir?