Makropolitika

Ekonomide olduğu gibi dış ilişkilerde de makropolitika var. Uluslararası düzene ilişkin görüşler buna giriyor.

Ekonomide olduğu gibi dış ilişkilerde de makropolitika var. Uluslararası düzene ilişkin görüşler buna giriyor.
Irak savaşı dolayısıyla Amerika'ya kızılan bir dönemde uluslararası düzen ve Amerika'nın bu bağlamdaki rolü lehine yazmanın, en azından
zamanlama bakımından uygun olmadığı düşünülebilir.
Ama dünya bizim arzularımıza göre şekillenmiyor. Gerçekçilik mevcutla yaşamayı gerektiriyor.
BM ve NATO gibi uluslararası kuruluşlar düzenin temel taşları. Biri evrensel, diğeri bölgesel bu kuruluşlar uzun tarihi süreçler sonucunda oluşmuş kurallar ve yöntemler çerçevesinde uluslararası barış ve istikrara katkıda bulunuyorlar. Ama ilk bakışta göründüğünün aksine otonom değiller. Onları kuran ve çalıştıran üye ülkelerden bağımsız karar alıp uygulayamıyorlar. Bu kuruluşların bir büyük savaş sonunda, savaşın galibi olan büyük ülkenin girişimiyle kurulduğu düşünülürse, çalışmalarında bu büyük ülkeye ne kadar bağımlı olacağı da anlaşılabilir. Büyük ülkeler güçlerini uluslararası kuruluşlara tümüyle terk edip, bu kuruluşların yöneteceği bir uluslararası düzen kuracak kadar diğerkâm değiller ve olamazlar. En fazla kendi kurdukları kuruluşlarda, kendi ihdas ettikleri kurallar çerçevesinde uluslararası toplumun rızasını alarak sorunlara çözümler üretmeleri beklenebilir.
Büyük ya da hâkim devletin uluslararası düzendeki rolünü bir ülkede devletin rolüne benzetmek mümkün. Ancak her benzetme gibi bunun da sınırları var. Hobbes'un Tevrat'taki bir deniz canavarından telmihen 'Leviathan' dediği, bir ülkede 'kadir-i mutlak' olan devlete benzer bir örgütlenme, uluslararası düzlemde bulunmuyor. Büyük devletin, bağımsız ve egemen devletlerden oluşan uluslararası toplumu, bir devletin kendi ülkesindeki vatandaşları ve kuruluşları denetlediği ölçüde denetlemesi imkânsız. Ne kadar güçlü olursa olsun, büyük devletin dünyayı yönetmek için başvuracağı iki temel araç olan ceza ve ödül sağlama açısından imkânları, bir devletin ülke içi imkânlarına göre hayli sınırlı. Tarihte dünyayı yönetmek için uzun süreli dış müdahalelerde bulunan
büyük devletlerin kısa sürede tükendiği görülüyor. Kaldı ki kamu çıkarını sağlamakla mükellef devletten farklı olarak, uluslararası düzeni yöneten büyük devletin, diğer devletlerle çelişen, kendi ulusal çıkarları var.
Emperyalizm denen büyük devlet hâkimiyeti diğer egemen devletler açısından kuşkusuz en azından rahatsız edici. Bu hâkimiyet sona erdiğinde belki hâkimiyetin verdiği rahatsızlık azalıyor, ama sanıldığının aksine
dünyaya barış ve özgürlük gelmiyor. Büyük ülkenin ağırlığı kalkınca, devletler arasındaki eski ihtilaflar hemen canlanıyor, yeni ihtilaflar kolayca çıkıyor ve kısa zamanda çatışmalara dönüşebiliyor. Devletlerin sürekli değişen ittifaklar ve koalisyonlarla sağladıkları güç dengeleri,
bazan yanlış hesaptan, bazan da bilinçli biçimde bozuluyor
ve devlet grupları arasında savaşlar çıkıyor. Bizim de parçası olduğumuz Avrupa tarihi bu olaylarla dolu.
Irak savaşı sonrası dünyaya bu açıdan bakmak lazım. Amerika, Irak'ta başarılı olamazsa yani Irak'a demokrasi olmasa bile demokratikleşme potansiyeli taşıyan bir rejim getiremezse, yeni yapılaşmada Irak'ı oluşturan etnik ve dini gruplar arasında bir denge kuramazsa, Irak'ın
toprak bütünlüğünü koruyamazsa, Irak'ın doğal kaynaklarının halkın yararına kullanımını sağlayamazsa ve başarısızlığı sonucu Irak'ı bırakıp giderse, bölgede olağanüstü bir kaos yaşanacağına kuşku var mı?
İşin garibi Türkiye; demokratikleşmiş, piyasa ekonomisi içinde kalkınmaya başlamış, komşularına saldırmak için silahlanmayan yani Amerika'nın başarılı biçimde dönüştürdüğü bir Ortadoğu'da, Amerika ile stratejik
ortaklık yapmadan da yaşayabilir. Buna karşılık başarısızlığı dolayısıyla Amerika'nın terk etmesi sonucu bu bölge kaosa girerse, Türkiye'nin güvenlik ihtiyacı Amerika ile ilişkilerini eski düzeyine getirmesini gerektirecek.
Makropolitik bakımdan Amerika'nın Irak'ta başarılı olması bizim çıkarımıza. Ama acaba olabilecek mi?