Medya YÖK'e körükle gidiyor

'AKP'ye düşman' olsam YÖK konusundaki tutumunu aynen sürdürmesini savunurdum.

Basit konularda bile birbirine giren ve kavram kargaşasına batan bir ülkede YÖK konusunun böyle bir sarsıntı yaratması doğaldı. Kimse, hatta karşısındakinin sert üslubundan yakınanlar bile, kendi üsluplarının incitici niteliğini fark edemiyor. Kişiyle ilgili bir şey söylemeden yorumlarını konuya hasretmeyi beceremiyor.
Kamuoyunu meşgul eden konuların duyguları ayağa kaldırması kaçınılmaz olduğuna ve üslubumuzu ıslah etmemiz daha zaman alacağına göre, belki de en pratik yaklaşım medyanın kişisel saldırıyla konuya ilişkin görüşü ayırması ve kişiseli haber yapmaması. Oysa ne görüyoruz? Medya ateşe körükle gidiyor. Sert ama içeriksiz lafları haber yapmanın cazibesinden kurtulamıyor.
Kubilay'a atfa yol açan soruyu yazmadan cevabını vurguluyor. Edebe sığmayan cevap vermemek ifadesinin, karşısındakine 'edepsiz' demek anlamına geldiği varsayımıyla yayım yapıyor.
Gelelim konunun özüne. Bir sorun irdelenirken geçmişine bakmak gerekir.
'Etioloji' denen bu yaklaşımın sosyolojiden çok tıpta kullanıldığı görülüyor. Hangisi daha müspet bilim, buradan anlaşılıyor.
YÖK, 1970'lerin üniversite anarşisine karşı kuruldu. Bu anarşi; devrimci sol ideoloji ve ona şu veya bu şekilde bulaşan etnonasyonalist akımlarla bunlara karşı milliyetçi gruplar arasında dünyada az görülen bir terörist çatışmadan kaynaklandı. Bu korkunç girdapta 1961 Anayasası'nın üniversite özerkliği tarihin çöplüğüne atıldı.
1984'te başlayan PKK terörizmi Cumhuriyet'in tekil yapısına, İran devrimiyle 1980'lere hâkim olan siyasi İslam akımı da laiklik ilkesine büyük bir tehdit oluşturdu. YÖK, bu iki akımın üniversitelere girmesine ve 1975-80 arasındaki acı olayların yeniden yaşanmasına imkân vermedi. YÖK'ün merkeziyetçiliği, özerkliğin başarısızlığının doğal bir sonucu ve maliyeti.
Şimdi soru şu: Geçmişte korkulan akımlar etkisini kaybetmiş ve üniversiteler geçmişin derslerini özümsemiş olduğuna göre, artık daha 'liberal' ve adem-i merkezi-yetçi bir sisteme geçilebilir mi?
Önce 'YÖK gerçekten rahatsız edici bir otoriter yapı mı' sorusuna cevap aramak gerek. YÖK sistemi siyasetten arındırılmış rektör tayini ve dekan seçimine dayanıyor. Rektörlerin atanması sadece Türkiye'de değil, şu ya da bu şekilde, birçok gelişmiş ülkede uygulanıyor. Kaldı ki Sn. Cumhurbaşkanı YÖK'te farklı görüşlerin temsilini de sağlıyor.
Yani sistemi değiştirmeden içeriğini liberal yönde etkiliyor. YÖK döneminde üniversitelerimizin bilimsel faaliyetlerinde büyük artış olduğu da, evrensel ölçütlerle doğrulanıyor. Bu arada üniversitelerin polisiye önlemlere gerek olmadan anarşiye kayması önleniyor. Öyle görünüyor ki YÖK tüm şişkin yakınmalara rağmen önemli yararlar sağlıyor. Nitekim hükümetin YÖK'ü kaldırma girişimi başlayınca, eskiden YÖK'ü eleştirenlerde bile tereddütlerin belirmesi, bu açıdan ilginç.
Hükümet, yeni yasayla, YÖK'ün sahip olduğu 'merkezi otoriter yetkileri' devralarak sorunu nasıl çözeceğini henüz açıklayamadı. Kuşkular da buradan çıkıyor. Hükümet'in YÖK'e husumeti bir anlamda bağımsız kurullara alerjisine benziyor. Ancak sorun daha derin. AKP'nin sembolik nitelik kazanmış olan türbana ilişkin tutumu, geniş toplum kesimlerinde laiklik ilkesine ilişkin korkuları tahrik ediyor. İmam-hatiplerin mesleki olmaktan ziyade din eğitimi veren okullar haline getirilmesine çalışıldığı izlenimini güçlendiriyor. Üniversitenin medreseleşmesi ihtimalini ortaya çıkarıyor.
Bu durumda sorun Cumhuriyet'in kurucu ilkelerinin korunmasına dönüşüyor. Bu ise güncel siyasete karışmaktan çok Cumhuriyet değerlerini savunmak demek.
'AKP'ye düşman olsam' YÖK konusundaki tutumunu sürdürmesini savunurdum. O zaman AKP, Cumhuriyet tarafından 'kenara itilen' devrimci sol ve ayrılıkçı akımların mensuplarıyla birlikte, liberalizm kisvesi içinde hareket eden siyasi İslam'ın temsilciliğinden, Cumhuriyet'in orta -sağ kitle partisi haline gelemez.
Not: BM müzakere yönteminde ikiden fazla cevap hakkı yok. Bu nedenle ırkçılık konusundaki tartışmayı sürdürmek istemiyorum. Irkçılığın sadece gelişmiş Batı ülkelerinde olduğu, İnsan Hakları Alt-Komisyonu 1991/2 ve İnsan Hakları Komisyonu 1993/20 sayılı konsensüs kararlarında yer alıyor. Ayrıca Ansiklopedi Britanika (1985), Makropedia, 15. Cilt, sf. 359-366 ve BM Sekretaryası'nın 14.7.1992 gün ve 11 sayılı raporu da bu açıdan aydınlatıcı. Doğal olarak, bu belgelerde hedef grup olmadan ırkçılık
olabileceği ciddi bir sorun olarak ele alınmıyor. Önyargı, etnosantrizm, etnik ve milli çatışmalar ve ırkçılık kavramlarını tanımlamakta Virginia Üniversitesi 'Center for the Study of Mind and Human Interaction' tarafından çıkarılan 2 No'lu monografi yardımcı olabilir.