Mitinge dair

AKP ve destekçileri, Cumhuriyet'in tehlikede olmadığını söylüyorlar. Toplumda mevcut her talebi meşru sayan liberaller de aynı görüşte.

AKP ve destekçileri, Cumhuriyet'in tehlikede olmadığını söylüyorlar. Toplumda mevcut her talebi meşru sayan liberaller de aynı görüşte. Onlar için zaten dış politikada ulusal onur, hatta ulusal çıkar kavramları bile mevcut değil. Ekonomik çıkarlarını siyasi rejime ilişkin endişelerin üzerinde tutanlar da 'tehdit' ve 'tehlike' laflarından hoşlanmıyor. Bir de siyasi mücadeleye taraf olmamayı moral üstünlük sayanlar var.
Bunlar, Türkiye'de hep iki siyasi kutup bulunduğuna dikkat çekiyor. Birinci kutbu, çoğunluğun oylarıyla iktidara gelip, halkın değerlerini savunmayı demokrasi olarak sunan sağ kesim; diğeriniyse Cumhuriyet'i ve değerlerini halka rağmen savunan ve sağ iktidarları sürekli Cumhuriyet'e karşı tehdit sayan sol, ulusalcı, Cumhuriyetçi kesim oluşturuyor.
İki ara bir derede kalanlar, bir tür kibirle hep kendilerini haklı gören bu iki kutup arasındaki kısır çatışmanın yarattığı istikrarsızlığı ortadan kaldırmak için, önce uzlaşma, olmazsa demokratik hoşgörü öneriyorlar.
Bu bağlamda, 14 Nisan mitingini, demokratik bir hakkın demokratik biçimde kullanılması olarak olumlu karşılarken, toplumsal kutuplaşmayı artırması açısından da eleştiriyorlar. Aynı fikri paylaşan AKP ve destekçileriyse, mitinge katılanların sayısının abartıldığını; kendilerinin bunun '10 katı' büyüklükte miting düzenleyebileceklerini, cumhurbaşkanını sokakların değil Meclis'in seçeceğini söylüyorlar.
Bu toz duman içinde gerçekler kayboluyor. Oysa YÖK, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı'ndan sonra halkın geniş kesimlerini temsil eden, partiler hatta siyaset üstü bu mitingden doğru sonuçlar çıkarılmaması, çok tehlikeli gelişmelere yol açabilir.
Bu nedenle bazı gerçekleri hiç gözden kaybetmemek gerekiyor. Büyük ve kanlı bir mücadelenin sonunda bir ülkenin tarih sahnesinde doğması anında vazedilen kurucu ilkeler tartışılamaz niteliktedir. Demokrasi, kurucu ilkelerin sürekli tartışıldığı rejimin adı değildir. Kurucu ilkeler diplomatik deyimle 'non-negotiable'dır, yani pazarlık konusu edilemez. Demokratik çoğulculuk, bu değiştirilemez ilkelerin çerçevesinde siyasi ideolojilere göre örgütlenen sosyal güçlerin kurallara uygun rekabetidir. Kurucu ilkeler yani Cumhuriyet'in tekilliği ve laikliği, gayet tabii, zaman içinde gelişir, evrilir, yumuşar. Zaten böyle bir süreç de işlemektedir.
Ama AKP'nin yaptığı gibi, 'Kürt' sorununu çözümlüyorum diye, Cumhuriyet'in tüm farklılıkları kapsayan Türk kimliğini etnik kimlik düzeyine indirirseniz, ulus-devlet tekil yapısını tartışmaya açmış olursunuz.
Aynı şekilde, geçen yıl bu zamanlar Sn. Arınç ve Sn. Erdoğan'ın yaptığı gibi, laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini; bu amaçla 'Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir' düsturunu Meclis duvarından halka indireceğinizi söylerseniz, Cumhuriyet'in laiklik ilkesini de tartışmaya açmış olursunuz.
O zaman tüm bu adımları atmaya heveslenen AKP'nin Milli Görüş'ten çok da farkı olmadığı korkuları kök salar. Zira Selefi/Harici temele dayalı bu akım din değildir. Devrimci yöntemlerle din devleti kurmayı amaçlayan bir siyasi ideolojidir. Arap diktatörlüklerinden farklı olarak, demokrasi içinde iktidara gelen AKP, din hâkimiyetinde devlet kurma misyonunu, kadrolaşmaya ilaveten, cumhurbaşkanlığı yetkileriyle laik kurumları laik olmayan dindarlarla doldurmak suretiyle gerçekleştirebilir. Bu akımın laikliği indirgediği din ve vicdan özgür-lüğü Anayasa'nın 24. maddesindeki beş unsurdan sadece birisidir. Yani dinin siyasete alet edilmemesi, din temelli toplum kurulmaması, toplumun bireylere dini baskı yapmaması, dini eğitimin devlet denetiminde olması bu tanımın dışında kalmaktadır.
Laiklik dinsizlik olmadığı gibi, bir din de değildir. Laiklik sekülerlikle karıştırılmamalıdır. Laik kişi ılımlı İslam'ın öngördüğünden daha dindar olabilir. Ama 24. maddedeki kurallara saygı gösterir. Bu nedenle Selefi/Harici ideoloji mensupları laik olamaz.
Miting buna geçit olmadığını ilan etti. Arada kalanların buna göre yerlerini almaları iyi olur.