Ne dediğini bilmek

Sayın R.Tayyip Erdoğan, Kıbrıs konusunda yine ne anlama geldiği tartışmalı bir demeç verdi.

Sayın R.Tayyip Erdoğan, Kıbrıs konusunda yine ne anlama geldiği tartışmalı bir demeç verdi. Kıbrıs'ta süratle çözüm bulunmasını istiyor, çözümsüzlük çözüm değildir diyor ve siyaseti çözüm bulma sanatı olarak tanımlıyor. Bu noktada çok büyük bir çoğunluk da zaten kendisiyle aynı fikirde.
Ancak Sn. Erdoğan çözümsüzlüğü politika saymazken, "Son 30-40 yıldır sürdürülen siyasetten yana değilim" demekle neyi kastettiğini açıkça belirtmediğinden, bu görüşüne çok vahim anlamlar yüklenmesi mümkün. Zürih-Londra anlaşmalarıyla kurulan 1960 sistemine mi karşı? 1963'te Makarios, Türkleri parlamentodan atarken Türklerin direnmesini mi eleştiriyor? 1964 hava harekâtını ve 1967 ültimatomunu mu yanlış politika olarak değerlendiriyor? Kıbrıs Türkleri 11 yıl boyunca her gün saldırılıp öldürülürken, yiyeceksiz ve ilaçsız bırakılırken anavatanla birlikte kendilerini savunmakla hata mı ettiler? Sn. Erdoğan MSP'nin de dahil olduğu koalisyonun 1974'te yaptığı Kıbrıs müdahalesine mi muhalif?
Sn. Erdoğan, uzun süren çözümsüzlük dolayısıyla Rum-Yunan tarafına en küçük bir sorumluluk atfetmiyor.
O zaman sorumluluğun tümünü Türk tarafında görüyor demektir. Tabii bu çok yanlış bir görüş. Türk tarafı 1964'ten bu yana Acheson planı, çeşitli kantonal çözümler, 1984-85'te 'Cuellar paketi' ve 1992 Boutros Ghali
'Fikirler Dizisi'ni (büyük kısmıyla) kabul etti. Tüm bu barış önerilerini Rum tarafı reddetmedi mi?
Sn. Erdoğan KKTC'de yapılan 30 bin kişilik mitinge atıfta bulunarak "Halkın görüşlerini bir tarafa itemezsiniz" diyor. Bu konuda Türkiye'deki eski sol yeni liberal aydınlar da aynı düşünüyor. Yani dış politika insan ya da toplum merkezli olmalı, toplumların istek ve taleplerine göre oluşturulmalı ve uygulanmalı diyorlar.
Hiç kuşku yok ki özellikle demokratik rejimlerin dış politikasında toplumların talepleri son derece önemli bir unsur oluşturuyor. Zaten Sn. Denktaş da bu nedenle Meclis'teki partilerle toplantılar yapıyor. Sokaklarda ifade edilen istekleri politikaya dönüştürmekte temsili yapıların dışında başka meşru bir yol da yok. Ancak toplumun belli kesimlerinin hatta toplumun tümünün istekleri dış politikanın tek unsuru değil. Dış politika toplumlar arasında yapılmıyor. Dış politika ulus-devletlerin ilişki biçimi. Bu ilişkiler güç ilişkileri. Bırakın toprak sorununu bir yana, toplumsal talepler açısından fazla bir şey ifade etmeyen strateji kavramı ulus-devletlerin güç ilişkileri açısından hayati öneme sahip. Kıbrıs, Türk-Yunan mücadelesinin odak noktası olan son derece stratejik bir toprak parçası. İşte bu bağlamda toplumun istekleriyle dış kaynaklı psikolojik harekât birbirine karşıyor. Marifet bu güç ilişkileri çerçevesinde toplumun istek ve ihtiyaçlarını doğru saptayıp gerçekleştirmekte.
Sn. Erdoğan, Kıbrıs konusunun Sn. Denktaş'ın kişisel meselesi olmadığını söylüyor. Aslında bu başbakan olduğunda kendi meselesi olmaya namzet. Türkiye garantör güç olarak, toplumlararası müzakereleri bir yana bırakabilir ve Yunanistan'la bu sorunu çözebilir. 1960 sistemi zaten böyle kurulmuştu. Garanti Antlaşması 4. maddeye göre, bozulan eski düzeni silahlı müdahaleyle tesis etme hakkına sahip olanın müzakereyle aynı işi yapamaması düşünülemez.
Sn. Erdoğan, Annan paketini çözüm için yeterli buluyorsa, bu temelde bir anlaşma imzalamasına hukuk cevaz veriyor. Böylece çözümün sorumluluğunu yüklenmiş, siyasi 'iktidar' olduğunu da kanıtlamış olur.
Sn. Erdoğan, 30-40 yıllık politikalarla uğraşırken, Sn. Denktaş'ın önerdiği çıkış yolunun farkında görünmüyor. Aslında çözüm iki sorunun cevabına bağlı: 28 Şubat'ta son şeklini almış Annan paketi, AB içinde Kıbrıs Türklerinin siyasi varlığını korumaya yeterli olacak mı? Yetersiz kalacaksa, Kuzey Kıbrıs parça devletinin Türkiye ile birlikte AB üyesi olmaktan başka çıkış yolu var mı?
Sn. Erdoğan nasıl bir çözüm istediğini açıklamadan sürekli Sn. Denktaş'tan çözüm isterse, bu sorumluluktan kaçan Şark kurnazı bir tavır olur ki, Türkiye başbakanı olacak bir kişiye yakışmaz.