Ne değişti?

Soğuk Savaş 1990'ların başında bitti. NATO 1991 Roma zirvesiyle yeni şartlara uyum sürecine başladı.

Soğuk Savaş 1990'ların başında bitti. NATO 1991 Roma zirvesiyle yeni şartlara uyum sürecine başladı. Artık düşmanı olamadığından savunma ihtiyacı da olmayan bir ittifaktı. Ama yeni güvenlik tehditleri vardı. Terörizm, Sovyetler'in çözülmesi sonucu ortaya çıkan etnik milliyetçilik, az gelişmiş bölgelerden gelen göçler, örgütlü suçlar, çevre sorunları, salgın hastalıklar vb. bir kısmı hep var olan bu tehditler giderek yoğunlaştı. Başarısız ya da haydut devletlerin bölge ve dünya barış ve istikrarı açısından yarattığı güvenlik tehditleri de bunlara eklendi. 1999 Vaşington zirvesi bu tehditlerle mücadele stratejisini oluşturdu. Ama 11 Eylül'de Amerika'ya yapılan terörist saldırının yol açtığı kurban sayısı, terörizmin kitle imha silahlarıyla (KİS) birlikte olağanüstü yıkıcı boyutlara sahip olabileceğini gösterdi. Artık yeni bir strateji gerekiyordu.
Küreselleşme, yani ülke ekonomilerinin uluslararası düzeyde ticaret, hizmetler, finans, yatırım ve teknolojinin yoğun ilişki ağına bağlandığı bir ortamda bu güvenlik tehditleri de küresel nitelik kazanmaya başladı. Örneğin, 11 Eylül sadece 3 bin kişinin ölümüne neden olmadı; aynı zamanda Amerikan ekonomisine olağanüstü zarar verdi. Dolayısıyla yeni güvenlik tehditlerinin önlenememesi halinde olumsuz etkilerinin toplumlar tarafından doğrudan hissedilmesi durumu ortaya çıktı.
Amerika, BM'nin 11 Eylül terörist saldırısını savaş sayması sonucunda, NATO tarafından da desteklenerek Afganistan'da yuvalanmış El Kaide'ye ve Taliban rejimine karşı savaş açtı. Amacı terörizmle kendi sınırları dışında mücadele etmek ve teröristlerin yeni saldırılar için nefes almasına imkân vermemekti.
Ardından Irak'a yaptığı silahlı müdahale, Batı içinde tüm ülkelerin üzerinde anlaştıkları bir stratejinin bulunmamasının tüm sakıncalarını ortaya çıkardı. Küresel güvenlik tehditlerinde tarihi sayılabilecek köklü değişiklikler olmuş; ancak bunlarla mücadeleye dönük bir strateji oluşturulamamıştı. Bu nedenle Batı ittifakının temeli olan Atlantik ilişkileri sarsıntılı bir sürece girdi. Tehdit değerlendirmesi üzerinde mutabık olanlar arasında bile tehditle mücadele tarzı konusunda görüş ayrılıkları vardı.
Türkiye, kurumları ve kamuoyuyla bu gelişmeleri yakından izliyor. Ancak bizim de kafamız karışık. Irak olayını kendi özellikleri içinde değerlendirirken, arka planda vuku bulan küresel stratejik kayma ile bunun ilişkisini her zaman göz önüne alamıyoruz. Hatta bazı yaklaşımlarımız gelişmelerle ciddi biçimde uyumsuzluk içinde olabiliyor.
Bunun nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Türkiye'yi şu sırada meşgul eden güvenlik endişelerinin hemen hepsi geçmiş stratejik döneme ait tehditlerden kaynaklanıyor. Kıbrıs ve Ege sorunları böyle tehditler. Irak olayında da, Kuzey Irak'taki Kürt grupların önce Irak'ın sonra da Türkiye'nin toprak bütünlüğüne dönük konvansiyonel tehdit potansiyeli bizi birinci derecede ilgilendiriyor. Irak'ın yeni siyasi yapısında Türkmen haklarının tanınmaması da aynı şekilde konvansiyonel bir tehdit niteliğinde.
Buna karşılık, Amerika için büyük stratejik değişim ifade eden terörizm 1975 yılından bu yana bizim günlük hayatımızın parçası. PKK terörüyle mücadeleyi de, terörist/gerilla savaşına karşı geliştirilmiş konvansiyonel sayılabilecek savaş tarzını başarıyla uygulayarak kazandık. Kaldı ki teröristlerin KİS'leri kullandığı da henüz görülmedi.
Nihayet terörizmle mücadele adına Irak'a yapılan askeri müdahale, Irak'ın ve benzer durumdaki hemen tümü Müslüman olan ülkelerin terörizm üretmeyecek şekilde demokratikleştirilmesi açısından yararlı olmayabileceği görüşlerine yol açtı.
Yeni tehditlerin kaynağı olan 'Büyük Ortadoğu'ya yani Kuzey Afrika'dan Afganistan ve Pakistan'a kadar olan bölgeye dönük yeni strateji Türkiye'yi merkez ülke yapıyor. Bu bağlamda ilk adımda akla şu sorular geliyor. Acaba bu stratejinin oluşturulmasında ve uygulanmasında yer alacak mıyız? Atlantik bölünmesini gidermek amacıyla bir şeyler yapabiliriz miyiz? Yoksa kendimizi olayların seyrine mi bırakacağız?