Okurlara veda yazısı

Bilmediğim bir 'mesleğe' geçiyorum. Herkesin doğuştan biraz 'politik' olması tek umudum.

1998'in Temmuz ayında Radikal'de yazmaya başladım. Radikal o zaman iki yaşındaydı. Bugün ben ayrılırken 10 yaşında. Türkiye'nin tirajı küçük, etkisi büyük gazetesi niteliğini hep korudu.
İsimler bazen karakterin oluşmasına katkıda bulunuyor. Radikal, değerlerin ve ideallerin yumuşayıp eridiği bugünün dünyasında belki ismiyle müsemma değil. Zira gazetenin ne genel karakteri ne de köşe yazarları radikal sayılabilir. Radikal olan tek şey belki de birbirinden bu kadar farklı düşünen insanların birlikte aynı çatı altında bulunmaları.
Radikal'de yazmaya başladığım sırada, 28 Şubat süreci devam ediyordu. Bugün ne yazık ki bir kere daha rejim krizine girdik. İki kriz arasında PKK terörizminin bitişine ve yeniden başlamasına tanık olduk. AB üyelik süreci başladı ve neredeyse duracak kadar yavaşladı. Kıbrıs'ta çözüm diye az daha gürültüye gidiyorduk.
Ama hepsinden önemlisi, 1998'de Türkiye'nin çevresi bugüne kıyasla bir barış kuşağı görüntüsüne sahipken, şimdi 19. yüzyılın en istikrarsız dönemlerini andırıyor. Irak işgal edildi ve çözülme sürecine girdi. Can düşmanımız Suriye ile kan kardeşi olduk. Birliklerimiz Afganistan'da Taliban'a ateş etmeden iç barışı koruyor. Türk halkı geleneksel bölgesel rakibi İran'a, büyük müttefikimiz Amerika'dan daha çok sempati daha az kuşku duyar hale geldi.
Buna karşılık İslam ile Batı arasındaki uygarlıklar çatışması ortamında, bizi Soğuk Savaş'tan koruyan ittifak sistemine artık güvenden çok korku duyuyoruz. Batı'yı, bizi bölüp parçalamak isteyen 1914'ün 'devlet-i muazzama' sistemi gibi görmeye başladık.
Bu ortamda dış politika kabarmaya başlayan bir ırmaktaki taşların üzerinden sekerek kendini alelacele karşıya atmaya benziyor.
Her zaman olduğu gibi asıl sorun ülke içinde. Carl Schmitt siyaseti 'farklı hayat tarzları arasındaki mücadele' olarak tanımlıyor. Bu nedenle siyasetin ölümcül olabileceğine dikkat çekiyor. Liberalizmin farklı olanların uzlaşması yaklaşımınıysa, siyasetin doğasını değiştirmek gibi boş bir hayalle uğraşma sayıyor. Daha sonra faşizme kayan Schmitt'in bizzat yarattığı büyük eleştirmeni, özgürlükçü ve demokrat, Leo Strauss da bu bakımdan kendisinden çok farklı düşünmüyor.
Türkiye'nin geçmekte olduğu kriz, belki de ilk kez Schmitt'in tanımına bu kadar uyuyor.
Bu seçimler iktidarın seçiminin çok ötesinde bir önem taşıyor. 22 Temmuz'da Türkiye'nin Cumhuriyet kimliği, toprak bütünlüğü, dünyadaki yeri ve hâkim hayat tarzı gibi varoluşçu sorunlara cevap aranacak.
Simmel toplumların sadece ihtilaf yoluyla gelişebileceğini ileri sürüyor. Çözüm ancak ihtilafı tüm zorluklarıyla yaşayarak oluşturulabiliyor. Bu süreçte demokrasiyi korumak ve kriz sonunda yeni ve ileri bir demokratik aşamaya ulaşmak gerekiyor.
Tehlikelerle dolu böyle bir tarihi kavşakta, akıl, politikaya atılmaktan ziyade yazı yazmaya devam etmenin evlâ olacağını söylüyor. Sanırım bu açıdan köşe yazarı arkadaşlarım benden daha akıllılar.
1998'de 34 yıllık devlet hizmetinden sonra meslek değiştirmek gibi riskli bir iş yaptım. Ama Şükrü Kaya'nın ifadesiyle, üçüncü kâtipten 'kâtib-i umumiye' (yani genel sekreter ya da müsteşara) kadar kâtiplik olan bir meslekten gelmenin verdiği en azından kripto yazma tecrübem vardı. Bu nedenle bazıları uzun süre yazdıklarımın anlaşılmaz olduğundan yakındılar. Ancak şimdi 9 yıl sonra bir kez daha, bu defa hiç bilmediğim bir 'mesleğe' geçmeyi deniyorum. Tek umudum, herkesin doğuştan biraz da 'politik yaratık' olması.
Veda ederken, okurlarıma ya da daha doğru bir deyişle beni okuyanlara ne söyleyeceğimi bilemiyorum.
Umarım yazdıklarım onlar için bir anlam ifade etmiştir.
Bu vesileyle bana karşı gösterdikleri dostluk ve işbirliğinden dolayı İsmet Berkan'a, Murat Yetkin'e ve bir süre birlikte olduğum Ankara ofisindeki mesai arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
Pek uzağa gitmediğim için de 'Allahaısmarladık' demiyorum.