Olumsuz gelişmeler

Üyeliğimize ilişkin olarak AB'den çelişkili haberler geliyor. Bir yandan ilerleme raporunun reformlar hakkında olumlu takdir ifadeleri içereceği bildiriliyor. Öte yandan Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanların 'uygulama' ve Kıbrıs sorununda çözümsüzlüğe bel bağladıkları izlenimleri ediniliyor.

Üyeliğimize ilişkin olarak AB'den çelişkili haberler geliyor. Bir yandan ilerleme raporunun reformlar hakkında olumlu takdir ifadeleri içereceği bildiriliyor. Öte yandan Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanların 'uygulama' ve Kıbrıs sorununda çözümsüzlüğe bel bağladıkları izlenimleri ediniliyor.
Asıl tatsız gelişme Komisyon'un 'özel statü' konusunda çalışmalara başladığına dair haberler. 2002 Aralık Kopenhag zirvesinde alınan kararın Türkiye'ye özel statü verilmesi yolunu açtığı yorumları yapılmıştı. 2004 yılında 10 ülkenin, 2007'de de Romanya ve Bulgaristan'ın üyelikleriyle AB genişlemesinin nihai sınırlarına ulaştığını savunanlar, AB dışında kalan Avrupa ülkelerine özel statü verilmesini savunmaya başladılar. Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya için açıkça özel statü düşünülüyor.
Eski Yugoslavya'dan çıkan küçük ülkelerin ileride üye olmaları tabii mümkün olacak. Güney Kafkasya ülkeleri hakkında ne karar verileceği ise bilinmiyor.
Cengiz Aktar'ın geçenlerde Radikal'de çıkan bir değerlendirmesinde, AB'nin iki lokomotifinden biri olan Fransa'daki bazı çevreler, ülkede genişleme sonrası ortaya çıkan AB aleyhtarı havayı dağıtmak için, Türkiye'nin üyeliğine itiraz eğilimine girmişler.
Birkaç gün önce bir televizyon kanalına çıkan Alman gazeteciler, Türkiye'nin kentlerinde modern kesimin AB ile bütünleşmesinde sorun çıkmayabileceğini; buna karşılık köy ve kasabalarda yaşayanların Kopenhag Kıstasları'nı uygulamakta sorunlarla karşılaşacaklarını söylediler. Büyük kentlerin çevresindeki varoşları görmedikleri her hallerinden anlaşılıyordu. Aralarında üyeliğimiz lehine konuşan olmadı. Sadece bir gazeteci Almanya'da yaşayan ve topluma uyum sağlayamayan Türklere Türkiye'nin yani modern toplum kesimlerinin yardımcı olmasını istedi. Bu tereddütler 2006 seçimlerinde CDU'nun savunacağı üyeliğimiz karşıtı fikirlerin de özünü oluşturuyor.
Verheugen'in geçen hafta Türk basınında çıkan görüşlerinden, reformların uygulanması alanını, yargı reformunu da katarak, genişlettiği; Sn. Gül'e Leyla Zana ve diğerlerinin serbest bırakılması talebinde bulunduğu; asıl vahimi, 2004 sonunda Türkiye'ye giriş müzakereleri takvimi verilmemesi halinde, mevzuatın 'screening'ine başlanabileceği, yani Türkiye'nin bir süre de öyle 'idare edileceği' anlaşılıyor.
Verheugen ve Ankara'daki AB diplomatları, Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin, (özellikle Avrupa Parlamentosu'ndaki) Türkiye aleyhine havanın değişmesine katkıda bulunacağını; ancak Kıbrıs çözümlendikten sonra dahi giriş müzakereleri için tarih saptanması konusunda bir garanti vermelerine imkân bulunmadığını bildiriyorlar.
İçinde bulunduğumuz aşamada üyelik şansımızda bir azalma vuku bulduğu söylenebilir. Aslında AB'nin üyeliğimize yaklaşımının sarkaç gibi bir uçtan ötekine uçmasına alıştık. Bu, sarkacı izleyen bir politika izlenmesi halinde, pek de sakıncalı olmayabilir. Ancak şimdi bizden 2004 sonuna kadar Kıbrıs ve Ege sorunlarını geriye dönülmez biçimde çözmemiz beklenirken, karşılığında değil üyelik sürecinin tamamlanması, giriş müzakereleri için takvim dahi verilmemesi ihtimali var. Yunanistan Başbakanı dahi, giriş müzakereleri için bir tarih verilmesini garanti etme yolunda çalışacağı taahhüdünde bulunmadan, Kıbrıs ve Ege sorunlarında ilerleme olmadan AB üyesi olmayacağımız tehdidinde bulunuyor.
Bu şartlarda Kıbrıs sorununun çözümünün erteleneceğinin derhal ilan edilmesi en basit aklın gereği.
Öte yandan AB politikamızı AB kurum ve ülkelerine bırakmak yerine, daha aktif bir tutum almamız, Kıbrıs ve Ege ile üyelik sürecimizi irtibatlandıran bir yol haritası saptayıp, AB'yi bu haritayı müzakereye çağırmamız doğru olacak. Zira belirsizliğin ve ardından da reddedilmenin toplumsal maliyeti çok büyük olabilir. Politika bizim olursa sonuçlarına katlanmamız da kolaylaşır.