Olurlar ve olmazlar

Kıbrıs'ta hatalı tutumlar yüzünden çok değerli üç ay heba edildi. Şimdi kalan kısa, ama hayati süre içinde ciddi görüşmeler yapılması mümkün.

Kıbrıs'a ilişkin değerlendirmelerde Sn. Erdoğan'ın tutumunu dikkate almamak belki de daha doğru olacak. Kendisi Anayasa çerçevesinde yetkili ve sorumlu değil. Resmi karar mekanizmalarının dışında. Zaten çözüm isterken nasıl bir çözüm istediğini de söylemiyor. Kaldı ki, garantör ülke olarak Türkiye'nin Sn. Denktaş'ı aşıp istediği çözümü kabul etme yetkisini kullanmaktan kaçındığına göre, baskıyla fazla bir şey de yapamaz.
KKTC'de yıllardır hazırlanıp gürültülü mitinglerle uygulamaya konan dış kaynaklı psikolojik harekâtın başarısızlığa uğradığı anlaşılıyor. Orada ve burada bu harekâtın parçası olanlar yenilgi sinyalleri vermeye başladılar. Yani Kıbrıs muhalefeti ve bizim liberallerin savunduğu, Annan paketinin olduğu gibi imzalanması tezi çöküyor. PKK ile mücadelede de öyle olmamış mıydı?
Ama bu hatalı tutumlar çok değerli bir üç ayın heba olmasına yol açtı. Şimdi kalan kısa fakat hayati öneme sahip dönemde artık ciddi müzakereler yapmak mümkün.
Sn. Denktaş ve Türk tarafı çözüm için müzakere etmeli, ediyor da. Kıbrıs'ta kaldığım sırada, 10-12 Aralık AB Kopenhag zirvesinin marjında yapılan toplantılarda, Türk tarafının ambargonun kalkması, zirve belgesinde Kıbrıs'a 'ortaklık devleti' denmesi ve Klerides'in Annan belgesini imzalaması konularında sorular sorduğu; ancak Annan belgesini imzalamamızı isteyen Hannay-Weston-De Soto'nun bu soruları olumlu cevaplamadığını duydum. Bu doğruysa, sonuçtan kim sorumlu oluyor acaba?
Kaçırılmaz fırsat olarak sunulan Annan planını (ANN-P), Türk tarafının büyük ölçüde kabul ettiği 1992 'Fikirler Dizisi' (F-D) ile kıyaslamakta yarar var.
F-D'deki harita özellikle Yeşilyurt açısından Annan haritalarından çok daha lehimize.
F-D'de 1960 Anayasası'ndakine benzer bir başkanlık sistemi kabul edilmiş. Önemli konularda hem Türk başkan yardımcısının hem de parlamentodaki Türk grubun farklı çoğunluğuna dayalı veto yetkileri var. ANN - P'deki İsviçre modeli veto hakkından çok daha kolay aşındırılacak bir uzlaşma mekanizması öneriyor.
F-D'de seyahat ve yerleşme özgürlükleriyle mülkiyet hakkı tanınıyor, ama 1977, Denktaş - Makarios anlaşmasına göre, yani iki bölgeliliği bozmamak şartıyla. Emlak konusunun, kişiler birbirine düşürülmeden federe devletler tarafından halledilmesi, 'tüm emlakın toplum düzeyinde global olarak değiş-tokuş edilmesi' öngörülüyor. ANN-P'de bir hesaba göre 30 yıl sürecek kişilerarası ihtilaflara yol açacak, iki kesimliliğe son verecek, Türk nüfusun yarısından fazlasını yeniden göçmen haline getirecek, parça devletlerin yetkisi dışında bir kurulun kararlarına bağlayacak bir 'çözüm' öneriliyor. Öte yandan Türk tarafının F-D'deki emlak yaklaşımını dahi kabul etmediği hatırlanmalı.
F-D'de Garanti Antlaşması ve rejimi olduğu gibi devam ediyor. ANN-P'de garanti sistemi fiilen ortadan kalkıyor. Önce Kıbrıs bazı devletlerle 'ekonomik ve siyasi birlik' kuruyor. Fazladan Türkiye, kendisinin üye olmadığı bir AB'ye girecek Kıbrıs'ın üyeliğini, yani bu 'birliği' garanti etmek gibi garip bir duruma düşüyor.
F-D'de güvenlikle ilgili olarak, ANN-P'de öngörülen Türk (ve Yunan) birlikleri üzerindeki aşırı sınırlamalar olmadığı gibi, BM barış gücüne de aşırı yetkiler verilmiyor.
İki öneri paketi arasındaki en önemli fark 'en ziyade müsaadeye mazhar ülke kuralı' ile ilgili. F-D'de yer alan 1960 sisteminin bu değiştirilemez kuralını AB içine girecek bir Kıbrıs'ta uygulamak mümkün değil. Yani Kıbrıs, diğer AB üyesi Yunanistan ve İngiltere'ye vereceği hakları Türkiye'ye tanıyamaz. Bu durumda Türkiye'nin zaten küçük ve zayıf olan Türk bölgesini Rum-Yunan hâkimiyetine karşı koruması da mümkün olamayacak.
Kaldı ki ANN-P temelinde oluşturulacak bir çözümün, Kıbrıs üye olduktan sonra hukuken daha üstün AB mevzuatı tarafından belli ölçüde bertaraf edilmesi de söz konusu.
Bu şartlarda Türk tarafı iki yoldan birini izleyebilir: Türkiye görünen bir gelecekte AB üyesi olamayacağı varsayımıyla, AB üyesi Kıbrıs'ta yer alacak Türklerin siyasi varlığını koruyacak şekilde ANN-P'nin değiştirilmesini sağlar. Bu olamazsa -ki olmaması ihtimali çok daha büyük- Annan paketini son şekliyle imzalar, ama kuzeyin güneyle birleşmesini Türkiye'nin AB üyeliğine erteler. Bu arada güney ileride parça devlet düzeyine inmek üzere Kıbrıs'ın tümünü temsilen AB'ye girerken, kuzey de ayrıca tanınmaya gerek göstermeden, ambargonun kalkması ve AB yardımlarıyla üyeliğe hazırlanır.
Başka görüşü olan varsa söylesin.